Giriş

*COP31 öncesinde çevre savunucularının insan hakları, fosil yakıtlardan çıkış ve adil geçiş mücadelesini Türkiye ve dünya örnekleriyle inceliyoruz.*

*Aahtar kelimeler: iklim adaleti, çevre savunucuları, insan hakları, COP31* *Antalya, fosil yakıtlardan çıkış, adil geçiş, çevre hakkı, Uluslararası Af Örgütü*

İklim krizi, gezegenin ısınmasından ve aşırı hava olaylarının artmasından ibaret değil. Aynı zamanda kimin temiz ve sağlıklı bir çevrede yaşayabildiği, kimin çevresel yıkımın bedelini ödediği ve bu yıkımı önlemek için mücadele edenlerin hangi koşullarda çalışabildiğiyle ilgili bir adalet meselesidir.

Anahtar Kelimeler: COP31 öncesinde çevre savunucularının insan hakları, fosil yakıtlardan çıkış ve adil geçiş mücadelesini Türkiye ve dünya örnekleriyle inceliyoruz.

iklim adaleti, çevre savunucuları, insan hakları, COP31 Antalya, fosil yakıtlardan çıkış, adil geçiş, çevre hakkı, Uluslararası Af Örgütü

Fosil yakıt projelerinin çevresel ve toplumsal etkilerine karşı çıkan yerli halklar, çevre savunucuları ve yerel topluluklar, bu mücadelenin ön saflarında yer alıyor. Ancak çevreyi ve yaşam alanlarını korumaya çalışan kişiler, kimi ülkelerde tehdit, gözetim, şiddet, cezai kovuşturma ve barışçıl protesto haklarına getirilen kısıtlamalarla karşı karşıya kalıyor.

Uluslararası Af Örgütü, 9-20 Kasım 2026 tarihlerinde Antalya’da düzenlenecek Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı (COP31) öncesinde başlattığı “Geleceğimizi Koruyorlar: Çevre Savunucuları Adil Geçişe Güç Sağlıyor” başlıklı küresel kampanyayla bu soruna dikkat çekiyor. Kampanya, çevre savunucularının korunmasının iklim adaletinin temel koşullarından biri olduğunu vurguluyor.

Kampanyanın ortaya koyduğu temel soru şu: İklim krizine karşı mücadele ettiğini açıklayan devletler, bu krizin nedenlerine ve sonuçlarına itiraz eden insanların haklarını gerçekten koruyor mu?

İklim krizi neden aynı zamanda bir insan hakları meselesidir?

Kömür, petrol ve doğal gazın kullanımı, sera gazı salımlarının ve dolayısıyla iklim krizinin başlıca nedenleri arasında yer alıyor. Bununla birlikte fosil yakıtların çıkarılması, taşınması ve işlenmesi, yalnızca küresel iklim sistemini değil, bu faaliyetlerin yakınında yaşayan insanların sağlığını, geçim kaynaklarını ve yaşam alanlarını da etkileyebiliyor.

Uluslararası Af Örgütü’nün kampanya metninde, dünya nüfusunun yaklaşık dörtte birine karşılık gelen en az iki milyar kişinin fosil yakıt altyapısının çevresinde yaşadığı ve sağlıklarıyla geçim kaynaklarının risk altında olduğu belirtiliyor.

Bu tablo, iklim politikasının neden yalnızca enerji üretiminde kullanılan kaynakların değiştirilmesine indirgenemeyeceğini gösteriyor. Enerji sisteminin dönüşümü; toprakların kullanımı, doğal kaynaklara erişim, halk sağlığı, çalışma koşulları, yerinden edilme riski ve karar alma süreçlerine katılım gibi çok sayıda konuyu doğrudan ilgilendiriyor.

Dolayısıyla iklim politikalarının başarısı, yalnızca emisyonların ne ölçüde azaltıldığıyla değil, dönüşümün maliyetlerinin kimler tarafından üstlenildiğiyle de değerlendirilmelidir. Çevresel zararların belirli topluluklarda yoğunlaşması, buna karşılık ekonomik yararların başka aktörler tarafından elde edilmesi, adalet tartışmasının merkezinde yer alır.

İklim adaleti, çevresel zararları azaltmanın yanı sıra bu zararların dağılımını, kararların nasıl alındığını ve etkilenen insanların haklarının korunup korunmadığını da sorgulamayı gerektirir.

Çevre savunucuları neden hedef alınıyor?

Çevre savunucularının karşı karşıya kaldığı riskleri anlamak için mücadele ettikleri ekonomik ve siyasi çıkar ilişkilerine bakmak gerekiyor.

Büyük ölçekli fosil yakıt projeleri, önemli yatırımları ve ekonomik çıkarları beraberinde getirebilir. Bu projelerin çevresel sonuçlarına itiraz eden topluluklar, faaliyetlerin sınırlandırılmasını, zararların giderilmesini veya alternatif politikaların uygulanmasını talep edebilir. Bu talepler, projelerden ekonomik kazanç sağlayan güçlü aktörlerin çıkarlarıyla çatışabilir.

Uluslararası Af Örgütü, çevre savunucularının çeşitli ülkelerde damgalama, tehdit, saldırı ve kriminalizasyonla karşılaştığını; bazı savunucuların öldürüldüğünü belirtiyor. Kurumun değerlendirmesine göre, insan haklarını ve çevreyi savunmak birçok yerde kişisel riskler taşıyan bir faaliyet olmaya devam ediyor.

Burada önemli bir ayrım var: Bir çevre politikasını eleştirmek, bir projeye karşı çıkmak veya devletin kararlarını sorgulamak, tek başına suç olarak değerlendirilemez. İfade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü ve barışçıl toplanma hakkı, insanların kamusal kararları eleştirebilmesinin ve değişim talep edebilmesinin temel araçlarıdır.

Çevre savunucularının yalnızca bu hakları kullandıkları için cezai veya idari yaptırımlarla karşı karşıya kalması, çevre politikalarının demokratik meşruiyetini de tartışmalı hâle getirir. Böyle bir ortamda sorun yalnızca bireylerin güvenliği değildir. Toplumun çevresel riskler hakkında bilgi edinme, kararları sorgulama ve kendi geleceğini etkileyen süreçlere katılma imkânı da daralabilir.

Bu nedenle çevre savunucularının korunması, çevreci hareketlere tanınan özel bir ayrıcalık olarak görülmemelidir. Konu, temel hakların herkes için güvence altına alınmasıyla ilgilidir.

Beş farklı mücadele, ortak bir sorun

Uluslararası Af Örgütü’nün COP31 öncesindeki kampanyası, farklı coğrafyalarda çevresel tahribata ve fosil yakıt faaliyetlerine karşı mücadele eden beş hak savunucusunun hikâyelerini bir araya getiriyor.

Kampanya metninde Brezilya’da kirletilmiş bir koy, Avustralya ve Kanada’da tehdit altındaki yerli halkların toprakları, Ekvador’daki gaz alevleri ve Türkiye’deki kömür madenciliği öne çıkan örnekler arasında sıralanıyor.

Bu örneklerin her biri farklı bir çevresel ve toplumsal soruna işaret ediyor. Ancak aralarındaki ortak nokta, çevresel kararların yalnızca teknik veya ekonomik tercihler olarak ele alınamayacak olmasıdır. Bu kararlar, insanların yaşadıkları çevreyle kurdukları ilişkiyi, geçim olanaklarını ve geleceklerini doğrudan etkileyebilir.

Yerli halklar açısından toprak, yalnızca ekonomik bir kaynak değildir; kültürel sürekliliğin, toplumsal kimliğin ve yaşam biçiminin de parçasıdır. Benzer şekilde, kirlenmiş bir koyun çevresinde yaşayan topluluklar için çevre sorunu, doğal ekosistemlerin durumunun ötesinde sağlık ve geçim kaynaklarıyla ilgilidir.

Türkiye’de kömür madenciliği çevresinde ortaya çıkan tartışmalar da enerji üretimi, çevresel etkiler ve yerel toplulukların hakları arasındaki ilişkinin önemini gösteriyor.

Bununla birlikte farklı ülkelerdeki örnekleri tek bir nedene indirgemek doğru olmaz. Her birinin kendine özgü hukuki, ekonomik ve toplumsal koşulları vardır. Bu vakaların ortak bir kampanyada ele alınmasının anlamı, aralarındaki bütün farklılıkları ortadan kaldırmak değil, çevreyi koruma mücadelesinin insan hakları boyutunu görünür kılmaktır.

COP31: İklim taahhütlerinin ötesine geçmek

Antalya’da düzenlenecek COP31, devletlerin iklim politikalarını, uluslararası iş birliğini ve fosil yakıtlardan çıkış sürecini tartışacakları önemli bir platform olacak.

Ancak uluslararası iklim konferanslarının başarısı, yalnızca açıklanan hedefler ve verilen sözlerle ölçülemez. Bu hedeflerin uygulanması, çevresel zararların azaltılması ve etkilenen toplulukların karar süreçlerine katılabilmesi de önem taşır.

Uluslararası Af Örgütü Genel Sekreteri Agnès Callamard, kampanya kapsamında hükümetlerin çevre savunucularını dinlemesi, koruması ve iklimle ilgili kararlarda söz sahibi olmalarını sağlaması gerektiğini vurguluyor.

Bu çağrı, iklim politikalarının demokratik niteliğine ilişkin temel bir soruyu gündeme getiriyor: Kararlarından doğrudan etkilenen insanlar, bu kararların hazırlanması ve uygulanması sürecinde ne ölçüde söz sahibi?

Etkilenen toplulukların yalnızca alınmış kararlar hakkında bilgilendirilmesi yeterli değildir. Anlamlı katılım, görüşlerin karar süreçlerine gerçekten dâhil edilmesini ve çevresel etkiler konusunda erişilebilir bilgi sağlanmasını gerektirir. Yerli halkların topraklarını, geçim kaynaklarını ve kültürlerini etkileyen kararlarda ise özgür, önceden ve bilgilendirilmiş onay hakkının korunması özel önem taşır.

COP31’in ev sahibi Türkiye açısından da bu yaklaşım önemlidir. İklim politikalarının inandırıcılığı, uluslararası düzeyde açıklanan hedeflerin yanı sıra ülkedeki çevre savunucularının haklarının nasıl korunduğuyla ve yerel toplulukların taleplerine nasıl karşılık verildiğiyle de ilişkilidir.

Türkiye açısından temel mesele: Çevreyi savunma hakkı

Uluslararası Af Örgütü, Türkiye’ye yönelik çağrısında iki temel konuya dikkat çekiyor.

İlki, çevre savunucularının ifade özgürlüğü, örgütlenme ve barışçıl toplanma haklarını kullandıkları için kriminalize edilmesine son verilmesi. Kurum, bu hakların kullanılması nedeniyle yöneltilen suçlamaların düşürülmesini ve mahkûmiyet kararlarının bozulmasını talep ediyor.

İkinci konu ise kömür madenciliği ve kömürlü termik santrallerden etkilenen toplulukların sağlık ve çevre zararlarına, yerinden edilmeye ve diğer insan hakları ihlallerine karşı korunması. Af Örgütü ayrıca bu toplulukların yaşamlarını, geçim kaynaklarını ve çevrelerini etkileyen kararlara etkin biçimde katılabilmelerinin güvence altına alınmasını istiyor.

Bu talepler, çevre politikasının yalnızca enerji arzı ve ekonomik büyüme üzerinden değerlendirilmesinin yetersizliğini ortaya koyuyor. Bir enerji projesinin değerlendirilmesinde üretim kapasitesi, yatırım tutarı ve ekonomik getiri kadar çevresel maliyetler, halk sağlığı, yerel yaşam koşulları ve temel haklar da dikkate alınmalıdır.

Öte yandan çevresel etkiler hakkındaki iddiaların somut verilerle incelenmesi, sorumlulukların kanıtlar temelinde belirlenmesi ve ilgili tarafların görüşlerinin değerlendirilmesi gerekir. İnsan haklarını savunmak, iddiaların doğrulanması ve hesap verebilirlik ihtiyacını ortadan kaldırmaz; tersine, bu süreçlerin şeffaf ve güvenilir yürütülmesini daha önemli hâle getirir.

Türkiye’de iklim politikalarının toplumsal güven kazanması için çevre savunucularının meşru faaliyetlerini güvenli biçimde sürdürebilmesi, çevresel bilgiye erişimin korunması ve etkilenen toplulukların görüşlerinin karar süreçlerinde karşılık bulması temel koşullar arasında yer alıyor.

Fosil yakıtlardan çıkış nasıl adil olabilir?

İklim krizine karşı mücadele, fosil yakıtlara dayalı enerji sisteminden çıkışı gündeme getiriyor. Ancak bu dönüşümün nasıl gerçekleştirileceği, en az dönüşümün kendisi kadar önemli.

Uluslararası Af Örgütü, devletlere fosil yakıtlardan çıkış ve adil geçiş politikaları hazırlanırken etkilenen kişi ve gruplarla anlamlı istişarelerde bulunmaları ve onların somut katılımını sağlamaları çağrısı yapıyor.

Kurum ayrıca yeni fosil yakıt arama ve çıkarma faaliyetlerinin ve mevcut fosil yakıt altyapısının genişletilmesinin yasaklanmasını, fosil yakıt teşviklerinin kaldırılmasını ve düşük gelirli grupların yeterli yaşam standardının güvence altına alınmasını savunuyor. Her ülkenin sorumluluğuna ve kapasitesine uygun bir çıkış sürecini destekliyor; Fosil Yakıt Anlaşması Girişimi ile COP30 Başkanlığı’nın Fosil Yakıtlardan Çıkış Yol Haritası girişimine destek verilmesini öneriyor.

Bu yaklaşımın temelinde iki önemli mesele bulunuyor.

Birincisi, fosil yakıtlardan çıkışın geciktirilmesi, iklim krizinin ağırlaşması riskini artırıyor. İkincisi, dönüşümün maliyetlerinin toplumun en kırılgan kesimlerine yüklenmesi de yeni eşitsizlikler yaratabilir.

Dolayısıyla adil geçiş, yalnızca enerji kaynaklarının değiştirilmesi değildir. Çalışanların, düşük gelirli hanelerin ve dönüşümden doğrudan etkilenen toplulukların ihtiyaçlarının gözetilmesini de gerektirir. Fosil yakıtlardan çıkışın sosyal boyutu ihmal edildiğinde, iklim politikalarının toplumsal desteği zayıflayabilir.

Şirketlerin sorumluluğu da bu çerçevenin dışında bırakılamaz. Uluslararası Af Örgütü, şirketlerin küresel faaliyetleri ve değer zincirleri boyunca insan haklarına saygı göstermelerini ve uluslararası standartlarla uyumlu insan hakları ile çevresel özen yükümlülüklerini yerine getirmelerini istiyor.

Bu talepler, ekonomik faaliyetlerin sonuçlarından kimin sorumlu tutulacağı sorusunu gündeme getiriyor. Çevresel zararların önlenmesi, ortaya çıkan zararların giderilmesi ve insan haklarına saygının güvence altına alınması, yalnızca bireysel tüketicilerin tercihlerine bırakılamayacak kadar kapsamlı meselelerdir.

Sonuç: İklim adaleti, insan haklarının korunmasıyla başlar

Çevre savunucularının mücadelesi, yalnızca belirli bir projenin durdurulması veya belirli bir doğal alanın korunması için verilen bir mücadele değildir. Bu çaba, toplumların çevreleri hakkında bilgi edinme, ekonomik ve siyasi kararları sorgulama ve geleceklerini etkileyen süreçlere katılma haklarıyla da ilgilidir.

Uluslararası Af Örgütü’nün COP31 öncesinde başlattığı kampanya, iklim politikalarının başarısının çevre savunucularının korunmasından ayrı düşünülemeyeceğini hatırlatıyor. Fosil yakıtlardan çıkış hedefleri açıklanırken bu hedeflere ulaşmak için mücadele eden insanların susturulması, iklim adaletinin temelindeki hak ve katılım ilkeleriyle çelişir.

Bununla birlikte çevre savunucularının korunması, iklim krizinin çözümü için tek başına yeterli değildir. Bilimsel verilere dayalı politikalar, etkili uygulama mekanizmaları, şeffaflık, şirketlerin hesap verebilirliği ve adil bir enerji dönüşümü de gereklidir. Fakat bu unsurların hiçbiri, insanların temel haklarını güvence altına alan bir ortam olmadan tam anlamıyla hayata geçirilemez.

Antalya’daki COP31, bu nedenle yalnızca yeni iklim vaatlerinin açıklanacağı bir konferans olarak değil, çevreyi korumaya çalışan insanların haklarının ne ölçüde güvence altında olduğunun da sorgulanacağı bir dönüm noktası olarak değerlendirilebilir.

Çünkü iklim adaleti, yalnızca gezegeni korumakla değil, onu korumak için mücadele eden insanların haklarını da korumakla mümkündür.


Kaynak ve editoryal not: Bu makale, Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi’nin COP31 öncesinde başlattığı “Geleceğimizi Koruyorlar: Çevre Savunucuları Adil Geçişe Güç Sağlıyor” kampanyasına ilişkin bilgilendirme metni temel alınarak GörüşDergisi için analitik bir çerçevede hazırlanmıştır. Kampanyaya ilişkin değerlendirme ve talepler Uluslararası Af Örgütü’ne aittir; makale bunları kurumun görüşleri olarak aktarmaktadır.