Çin’in Zafer Günü: Yeni Bir Güç Ekseni mi Doğuyor?

3 Eylül 2025’te Pekin’de düzenlenen Zafer Günü töreni, yalnızca bir askerî geçit töreni değildi. Çin; ileri askerî teknolojilerini, tarihsel hafızasını ve yükselen diplomatik ilişkilerini aynı sahnede buluşturarak, küresel güç dengelerinin değişmekte olduğuna ilişkin güçlü bir mesaj verdi. Ancak bu tablo, henüz Batı merkezli düzenin sona erdiği anlamına gelmiyor. Daha doğru ifade, uluslararası sistemin tek merkezli olmaktan giderek uzaklaştığı ve Çin’in bu dönüşümün en önemli aktörlerinden biri haline geldiğidir.

Askerî Zafer Töreni Yalnızca Bir Anma Töreni mi?

Pekin’de düzenlenen askerî geçit töreni, Çin’in 21. yüzyıldaki küresel rolüne ilişkin iddialarını görünür kılan kapsamlı bir güç gösterisi niteliğindeydi. Tören, II. Dünya Savaşı’nın sona ermesinin 80. yıldönümünü anmak amacıyla düzenlendi ve Çin hükümeti tarafından Japon saldırganlığına karşı verilen savaşın ve dünya anti-faşist savaşının zaferinin anılması olarak çerçevelendi.[1]

Bununla birlikte törenin askerî boyutu da son derece dikkat çekiciydi. On binden fazla asker, yüzlerce kara aracı ve çok sayıda hava platformunun yanı sıra hipersonik füzeler, insansız sistemler, elektronik harp unsurları ve yönlendirilmiş enerji silahları sergilendi.[2]

Dolayısıyla töreni yalnızca tarihsel bir anma olarak değerlendirmek eksik kalacaktır. Pekin aynı zamanda Çin’in askerî modernizasyonunu, teknolojik kapasitesini ve stratejik caydırıcılığını küresel kamuoyuna gösterdi.

Hipersonik Silahlar ve Yeni Askerî Teknolojiler

Törenin en dikkat çekici unsurlarından biri, hipersonik silah sistemlerinin sergilenmesiydi. Çin’in gösterdiği sistemler arasında DF-17 hipersonik süzülme aracıyla ilişkilendirilen kapasite ve YJ-21 gibi hipersonik silah sistemleri de bulunuyordu. Ayrıca yüksek enerjili lazer ve diğer yönlendirilmiş enerji sistemleri de sergilendi.[3]

Hipersonik sistemler, yüksek hızları ve bazı modellerdeki manevra kabiliyetleri nedeniyle mevcut füze savunma sistemleri açısından ciddi teknik sorunlar yaratabilir. Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekir: Bir silah sisteminin geçit töreninde sergilenmesi, onun gerçek savaş koşullarındaki bütün operasyonel kapasitesinin kanıtı değildir.

Nitekim askerî uzmanlar, Çin’in 2025 geçidinde sergilediği bazı sistemlerin operasyonel durumuna ilişkin belirsizliklerin bulunduğuna dikkat çekmiştir.[4]

Bu nedenle töreni değerlendirirken asıl önemli olan tek tek silahların performansından çok, Çin’in hangi askerî kapasitelere yatırım yaptığıdır.

Pekin, ABD ile yalnızca gemi, uçak veya konvansiyonel silah sayısı bakımından rekabet etmeye çalışmıyor. Bunun yerine uzun menzilli füzeler, hipersonik sistemler, elektronik harp, insansız araçlar, uzay ve siber kapasite gibi alanlarda rakibin mevcut üstünlüklerini sınırlayabilecek teknolojilere yatırım yapıyor.

Bu yaklaşım, özellikle Tayvan Boğazı ve Güney Çin Denizi gibi Çin ile ABD arasındaki askerî rekabetin yoğunlaştığı bölgelerde önem taşıyor.

Tarihsel Hafiza ve Askerî Teknolojiden Stratejik Caydırıcılığa

Çin’in askerî yükselişini yalnızca daha fazla silah üretmesi üzerinden okumak yeterli değildir.

Asıl mesele, teknolojik gelişmenin savaşın niteliğini nasıl değiştirebileceğidir.

Hipersonik sistemler, gelişmiş füze savunma sistemlerinin karşı karşıya olduğu teknik zorlukları artırabilir. Yönlendirilmiş enerji sistemleri ise özellikle insansız hava araçlarına karşı savunma alanında önem kazanabilir.

Bunların yanında insansız hava ve deniz araçları, elektronik harp, gelişmiş sensörler ve ağ merkezli savaş sistemleri de modern savaşın giderek daha önemli unsurları haline geliyor.

Çin’in 2025 geçidinde bu sistemlerin aynı askerî çerçeve içerisinde sergilenmesi, Pekin’in gelecekteki savaş ortamına ilişkin kapsamlı bir teknoloji vizyonuna sahip olduğunu gösteriyor.[3]

Burada ortaya çıkan tablo klasik anlamdaki bir silahlanma yarışından biraz farklıdır. Rekabet artık yalnızca “kim daha fazla silah üretiyor?” sorusuyla değil, “kim geleceğin savaşının teknolojik altyapısını daha hızlı geliştirebiliyor?” sorusuyla da ilgilidir.

Washington, Moskova ve Küresel Güney Açısından Törenin Anlamı

Törenin askerî boyutu kadar dikkat çekici bir başka unsur da yabancı liderlerin katılımıydı.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Kuzey Kore lideri Kim Jong-un’un Xi Jinping ile aynı platformda yer alması, törene önemli bir jeopolitik boyut kazandırdı.[5]

Batı ile ilişkileri ciddi biçimde gerilmiş olan Rusya ve Kuzey Kore liderlerinin Çin’in ev sahipliğinde bir araya gelmesi, uluslararası sistemdeki mevcut ayrışmanın sembolik görüntülerinden biri olarak değerlendirilebilir.

Ancak bu tabloyu doğrudan yeni bir NATO veya Varşova Paktı benzeri askerî ittifak olarak tanımlamak doğru olmaz.

Çin, Rusya ve Kuzey Kore arasında NATO’daki gibi kapsamlı ve kurumsallaşmış bir karşılıklı savunma mekanizması bulunmamaktadır. Üç ülkenin güvenlik çıkarları ve dış politika öncelikleri de tamamen aynı değildir.

Dolayısıyla ortaya çıkan yapı, şimdilik daha çok çıkarların kesiştiği esnek ve pragmatik bir iş birliği ağı olarak değerlendirilebilir.

Rusya açısından Çin, Batı yaptırımları ve Ukrayna savaşı bağlamında son derece önemli bir ekonomik ortak ve ticaret kanalıdır. Kuzey Kore açısından ise Çin’in ekonomik ve diplomatik ağırlığı stratejik önem taşımaktadır.

Çin açısından bakıldığında ise Rusya ve Kuzey Kore ile ilişkiler, ABD öncülüğündeki uluslararası düzenin tek mümkün jeopolitik yapı olmadığını göstermektedir.

YouTube'da izleyin →

Burada önemli olan, bu ilişkilerin mutlaka ortak bir ideolojiye dayanması değildir. 21. yüzyılın uluslararası ilişkilerinde ekonomik çıkarlar, güvenlik ihtiyaçları ve jeopolitik hesaplar çoğu zaman ideolojik yakınlıktan daha belirleyici hale gelebilmektedir.

Çıkar Ortaklığı ve Stratejik Merkez Olarak Çin

Çin’in ekonomik öncelikleri, Rusya’nın güvenlik hesapları ve Kuzey Kore’nin rejim güvenliği birbirinden farklıdır.

Bu nedenle ortak çıkarların zayıfladığı bir ortamda bu ilişkilerin ne ölçüde sürdürülebileceği önemli bir sorudur.

Bununla birlikte kısa vadede bu iş birliğinin jeopolitik etkileri küçümsenmemelidir.

Yaptırımların etkisini azaltmak, diplomatik izolasyonu aşmak, ticaret kanallarını çeşitlendirmek ve ABD’nin belirli bölgelerdeki etkisini sınırlamak gibi hedefler, farklı aktörleri belirli konularda aynı çizgide buluşturabilir.

Bu açıdan Çin’in rolünü yalnızca bir ittifakın lideri olarak değil, farklı aktörlerin ekonomik ve diplomatik olarak birbirine bağlandığı stratejik bir merkez olarak değerlendirmek mümkündür.

Tarihi Yeniden Sergilemek ve Zafer Günü’nün Anlamı

Çin’in Zafer Günü töreni yalnızca askerî güçle ilgili değildi.

Aynı zamanda tarihin nasıl anlatıldığı ve bu tarihsel anlatının günümüzdeki siyasi meşruiyet ve ulusal kimlik açısından nasıl kullanıldığıyla da yakından ilişkiliydi.

Törenin resmî çerçevesi, Çin halkının Japon saldırganlığına karşı direnişinin ve dünya anti-faşist savaşının 80. yıldönümünü anmak üzerine kuruluydu.[1]

Bu tarihsel çerçevede Çin, kendisini yalnızca II. Dünya Savaşı’nın bir katılımcısı olarak değil, Japon militarizmine karşı savaşın başlıca aktörlerinden biri olarak konumlandırmaktadır.

Çin’in savaş sırasında yaşadığı insan kaybının boyutu gerçekten de son derece büyüktür. Ancak burada rakamların niteliğini birbirinden ayırmak gerekir.

ABD Holokost Anma Müzesi, savaş sırasında yaklaşık 20 milyon Çinlinin öldüğünü belirtmektedir.[6] Tarihçi Gerhard Weinberg ise Çin’in II. Dünya Savaşı’ndaki ölümlerini yaklaşık 15 milyon olarak değerlendirmektedir; tarihçi Rana Mitter ise makul aralığı yaklaşık 14–20 milyon olarak vermektedir.[7]

Buna karşılık Çin hükümeti 1931–1945 dönemindeki savaş için askerî ve sivil 35 milyon kayıp/yaralı rakamını kullanmaktadır.[1]

Dolayısıyla “Çin’de II. Dünya Savaşı’nda 50 milyon insan öldü” veya “dünya genelinde savaşta 100 milyon insan öldü” biçimindeki ifadeler, mevcut akademik literatür açısından güvenilir bir kesinlik taşımamaktadır.

Çin’in savaşta ödediği ağır bedeli vurgulamak mümkündür; ancak bunu yaparken ölüm, yaralanma ve toplam askerî-sivil kayıp kavramlarını birbirine karıştırmamak gerekir.

Tarihsel Hafıza ve Siyasi Meşruiyet

Çin’de II. Dünya Savaşı anlatısının önemli bir siyasi boyutu da bulunmaktadır.

Çin Komünist Partisi ile Milliyetçi Parti, Japonya’ya karşı savaş sırasında zaman zaman ortak hareket etmiş olsa da aralarındaki rekabet devam etti. Japonya’nın yenilgisinden sonra ise Çin’de iç savaş yeniden belirleyici hale geldi.

Bu nedenle Çin’in savaş tarihine ilişkin anlatısı, son derece karmaşık bir tarihsel süreci daha bütünlüklü bir ulusal direniş hikâyesi içinde sunma eğilimindedir.

Bu anlatının siyasi boyutunu görmezden gelmek kadar, Çin’in savaş sırasındaki gerçek askerî ve toplumsal fedakârlığını küçümsemek de doğru değildir.

Nitekim 2025’teki tören, hem Çin halkının savaş sırasında verdiği büyük kayıpları hem de Komünist Parti liderliğinde ulusal yeniden doğuş fikrini aynı tarihsel çerçevede birleştirdi.[8]

Tarih burada yalnızca geçmişi hatırlama biçimi değildir. Aynı zamanda günümüz dış politikasında ulusal egemenlik, güvenlik ve Japonya ile bölgesel ilişkiler gibi konuların anlamlandırılmasında kullanılan bir referans noktasıdır.

Askerî Gücün Ötesinde: Teknolojik ve Ekonomik Altyapı

Çin’in yükselişini yalnızca askerî geçit törenleri üzerinden değerlendirmek, bu dönüşümün daha derin boyutlarını gözden kaçırmak anlamına gelir.

Asıl stratejik rekabet, askerî teknolojilerin arkasındaki ekonomik ve bilimsel altyapıda yaşanmaktadır.

Yapay zekâ, yarı iletkenler, kuantum bilişim, malzeme bilimi, enerji depolama ve iletişim teknolojileri hem sivil hem de askerî uygulamalara sahip alanlardır.

Bu nedenle Çin’in teknoloji politikası ile savunma politikası arasında giderek daha güçlü bağlantılar kurulmaktadır.

Çin’in askerî-sivil füzyon yaklaşımı da bu bağlamda önemlidir. Çin yönetimi uzun süredir sivil ve askerî kaynakların, teknolojilerin ve araştırma kapasitesinin daha güçlü biçimde bütünleştirilmesini stratejik bir hedef olarak tanımlamaktadır.[9]

Bu yaklaşım özellikle yapay zekâ, robotik, iletişim, uzay teknolojileri ve ileri malzemeler gibi çift kullanımlı teknolojiler bakımından önem taşımaktadır.

Dolayısıyla Çin’in ekonomik ve teknolojik yükselişi ile askerî modernizasyonu birbirinden tamamen bağımsız süreçler olarak görülmemelidir.

Teknolojik Standartlar İçin Küresel Rekabet

Çin’in ekonomik gücü yalnızca kendi iç pazarının büyüklüğünden kaynaklanmamaktadır.

Aynı zamanda küresel tedarik zincirlerindeki konumu ve kritik teknolojilerdeki üretim kapasitesi de Çin’in ekonomik ağırlığını artırmaktadır.

Güneş panelleri, bataryalar, nadir toprak elementleri, telekomünikasyon altyapısı ve çeşitli yüksek teknoloji ürünlerinde Çin’in üretim kapasitesi küresel ekonomide önemli bir yer tutmaktadır.

Bu alanlardaki üretim yoğunlaşması, ekonomik ilişkilerin aynı zamanda stratejik bağımlılıklar yaratmasına yol açmaktadır.

Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi de bu çerçevede değerlendirilmelidir.

Altyapı yatırımları, limanlar, demiryolları, enerji projeleri ve dijital ağlar yalnızca ekonomik bağlantılar oluşturmaz; aynı zamanda uzun vadeli ekonomik ve siyasi ilişkiler yaratabilir.

Bununla birlikte ekonomik bağımlılığın otomatik olarak siyasi kontrol anlamına geldiğini söylemek doğru değildir.

Bir ilişkinin siyasi nüfuza dönüşme derecesi, tarafların pazarlık gücüne, ekonomik alternatiflerine, iç siyasi yapılarına ve stratejik tercihlerine bağlıdır.

Bu nedenle Çin’in dış ekonomik ilişkilerini yalnızca “borç tuzağı” kavramıyla açıklamak da, bunları bütünüyle karşılıksız bir kalkınma ortaklığı olarak görmek de yetersiz kalacaktır.

Batı’nın Teknolojik ve Ekonomik Yanıtı

Çin’in teknolojik yükselişi, ABD ve Avrupa ülkelerini kendi sanayi ve teknoloji politikalarını yeniden değerlendirmeye yöneltiyor.

Yarı iletken üretimini güçlendirmeye yönelik yatırımlar ve teknoloji tedarik zincirlerinin çeşitlendirilmesi, bu rekabetin önemli göstergeleridir.

Ancak Çin’in ölçeğiyle rekabet etmek yalnızca yeni fabrikalar kurmak veya belirli şirketlere yaptırım uygulamakla sınırlı değildir.

Uzun vadeli araştırma-geliştirme yatırımları, eğitim, sanayi politikası, enerji güvenliği ve uluslararası iş birliği de aynı derecede önem taşımaktadır.

Burada Batı açısından önemli bir paradoks ortaya çıkmaktadır:

Çin’in devlet destekli ekonomik modeline karşı koymak isteyen Batılı ülkeler, kendi sanayi politikalarında daha koordineli ve daha müdahaleci yöntemlere başvurmak durumunda kalabilir.

Dolayısıyla Çin ile Batı arasındaki rekabet yalnızca teknoloji şirketleri arasındaki bir rekabet değildir. Aynı zamanda devletin ekonomi içindeki rolü, stratejik sanayi politikaları ve uzun vadeli planlama kapasitesi üzerine de bir tartışmadır.

Bununla birlikte bu karşılaştırmayı “devlet modeli başarılı, piyasa modeli başarısız” şeklindeki basit bir ikileme indirgemek doğru olmaz.

Çin’in ekonomik kapasitesi önemli avantajlar sağlarken, borç yükü, demografik dönüşüm, dış talebe bağımlılık ve jeopolitik gerilimler de ülkenin karşı karşıya olduğu kırılganlıklar arasında bulunmaktadır.

Küresel Güney ve Değişen Diplomatik Dengeler

Çin’in küresel etkisi yalnızca askerî kapasitesiyle açıklanamaz.

Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki ülkelerle geliştirdiği ticari ve ekonomik ilişkiler, Pekin’in uluslararası sistemdeki ağırlığını artırmaktadır.

Altyapı finansmanı, ticaret, enerji yatırımları ve teknoloji transferi, birçok gelişmekte olan ülke için önemli fırsatlar yaratmaktadır.

Ancak bu ülkelerin Çin ile ilişkileri her zaman ideolojik yakınlık anlamına gelmez. Çoğu zaman ekonomik ihtiyaçlar ve kalkınma hedefleri belirleyici olmaktadır.

Çin’in dış kalkınma finansmanı üzerine yapılan kapsamlı araştırmalar, Pekin’in son yirmi yılda gelişmekte olan ülkelere çok büyük miktarlarda kredi ve finansman sağladığını gösteriyor. AidData’nın 2023 tarihli çalışması, 165 düşük ve orta gelirli ülkede 20 binden fazla projeyi ve 1,3 trilyon doların üzerindeki Çin kaynaklı finansmanı incelemektedir.[10]

Ancak aynı araştırmalar, bu finansmanın bazı ülkelerde borç ve geri ödeme sorunları yarattığını da ortaya koymaktadır. Bu nedenle Çin’in ekonomik diplomasisi ne yalnızca bir “borç tuzağı” anlatısıyla açıklanabilir ne de tamamen risksiz bir kalkınma ortaklığı olarak görülebilir.[10]

Gerçek tablo, ülkeye ve projeye göre değişmektedir.

Asimetrik Karşılıklı Bağımlılık

Çin’in küresel ekonomik gücünün önemli bir boyutu, diğer ülkelerle kurduğu karşılıklı bağımlılığın bazı alanlarda asimetrik hale gelmesidir.

Bir ülke Çin’den belirli ürünler, teknolojiler veya kritik hammaddeler bakımından daha fazla yararlanıyorsa, bu durum ekonomik pazarlık gücünü etkileyebilir.

Örneğin batarya, güneş paneli, nadir toprak elementleri ve bazı elektronik bileşenlerdeki üretim yoğunlaşması Çin’e önemli ekonomik avantajlar sağlayabilir.

Ancak karşılıklı bağımlılık tek taraflı değildir.

Çin ekonomisi de dış pazarlara, enerji ithalatına, teknolojiye ve küresel ticaret akışlarına ihtiyaç duymaktadır.

Bu açıdan bakıldığında ekonomik ilişkiler yalnızca bir tarafın diğerine bağımlılığı üzerinden değil, karşılıklı kırılganlıkların nasıl yönetildiği üzerinden değerlendirilmelidir.

Çin’in 1970’lerin sonlarından itibaren dışa açılma ve reform sürecine yönelmesi, yabancı sermaye ve dış ticaretin ülkenin ekonomik dönüşümünde önemli bir rol üstlenmesini sağladı. Bu süreç, Çin’in küresel ekonomiye giderek daha fazla entegre olmasının temelini oluşturdu.

Burada kendi akademik çalışmalarıma ilişkin bir not da düşmek isterim: Çin ekonomisi üzerine geçmişte yaptığım “Çin’deki Yabancı Yatırımlar ve Makro Ekonomik Etkileri” başlıklı iktisat çalışması ve daha sonraki Çin işletme ve yönetim kültürü üzerine akademik çalışmalarım, bu dönüşümü uzun süredir takip etmemi sağladı.

Çin Modelinin Kırılganlıkları

Çin’in yükselişi gerçekten etkileyicidir; ancak bu modelin de kendine özgü bazı zaafları bulunmaktadır.

Çin ekonomisinin geleceği açısından büyümenin sürdürülebilirliği, borç yükü, demografik dönüşüm, dış ticaret bağımlılığı, teknolojik kısıtlamalar ve jeopolitik gerilimler önemli sorun alanlarıdır.

Kuşak ve Yol projelerinde bazı ülkelerin borç koşullarını yeniden müzakere etmek zorunda kalması da Çin yatırımlarının her zaman sorunsuz ilerlemediğini göstermektedir. Araştırmalar, Çin’in son yıllarda borç sorunları yaşayan ülkelerde yeniden yapılandırma ve kurtarma kredileri gibi araçlara daha fazla başvurduğunu ortaya koymaktadır.[11]

Aynı şekilde küresel ticaretin yavaşlaması veya belirli pazarlara erişimin kısıtlanması, Çin’in yüksek üretim kapasitesi üzerinde baskı oluşturabilir.

Bununla birlikte Çin’in küresel ağırlığı giderek artmakla birlikte, bu yükselişin kendiliğinden kalıcı bir liderlik konumuna dönüşeceğini söylemek henüz mümkün değildir.

Asıl soru, Çin’in ekonomik ve teknolojik gücünü uzun vadeli uluslararası etkiye, diplomatik hareket alanına ve küresel karar alma süreçlerinde daha etkili bir konuma dönüştürüp dönüştüremeyeceğidir.

Sonuç: Yeni Bir Dünya Düzeninin Eşiğinde mi?

Pekin’deki Zafer Günü töreni, Çin’in küresel güç iddiasını askerî, ekonomik, teknolojik ve tarihsel boyutlarıyla birlikte görünür hale getirdi.

Hipersonik silahlar ve ileri askerî sistemler, Çin’in savunma kapasitesindeki dönüşümü sergiledi. Putin ve Kim Jong-un’un katılımı, Batı dışındaki aktörler arasındaki diplomatik yakınlaşmanın sembolik bir görüntüsünü oluşturdu. Tarihsel anlatı, Çin’in ulusal kimliği ve siyasi meşruiyet anlayışıyla bütünleşti. Teknolojik ve ekonomik kapasite ise bütün bu stratejik iddianın maddi altyapısını oluşturdu.

Ancak bütün bu unsurların bir araya gelmesi, otomatik olarak istikrarlı ve kalıcı bir “yeni eksen” anlamına gelmiyor.

Çin, Rusya ve Kuzey Kore arasındaki ilişkiler ortak çıkarlar temelinde şekillenmektedir. Bu çıkarların gelecekte nasıl değişeceği, söz konusu iş birliğinin dayanıklılığını belirleyecektir.

Aynı şekilde Çin’in ekonomik gücü küresel nüfuzunu artırsa da borç, ticaret, demografi ve teknoloji alanlarında yeni kırılganlıklar yaratmaktadır.

Burada henüz cevaplayamadığımız temel soru şudur:

21. yüzyılın uluslararası düzenini kim şekillendirecek ve bu düzen hangi ekonomik, teknolojik ve siyasi ilkeler üzerine kurulacak?

Çin bu soruya kendi cevabını vermeye başlamıştır.

Bu cevap; güçlü devlet, teknolojik kapasite, ulusal egemenlik ve Batı merkezli olmayan daha çoğulcu bir uluslararası düzen fikri etrafında şekillenmektedir.

Ancak bu vizyonun dünya tarafından ne ölçüde benimseneceği henüz kesinleşmiş değildir.

Çin’in yükselişi bazı ülkeler için kalkınma ve modernleşme açısından bir model oluştururken, diğerleri için stratejik bir meydan okuma olarak görülmektedir. Aynı ekonomik ve teknolojik güç, farklı aktörler tarafından farklı biçimlerde değerlendirilmektedir.

Sonuç olarak Pekin’deki geçit töreni yalnızca geçmişin anılması değildi.

Aynı zamanda geleceğe ilişkin bir iddianın da ilanıydı.

Fakat küresel güç mücadelesinin sonucu yalnızca en gelişmiş silahlara sahip olan tarafından belirlenmeyecek.

Belirleyici olan, hangi ülkenin kendi dünya vizyonunu ekonomik, teknolojik, diplomatik ve kültürel araçlarla daha geniş bir uluslararası kabul alanına dönüştürebileceğidir.

Çin bu süreçte önemli bir aktördür.

Ancak yarış henüz sona ermiş değildir.

Kaynakça ve kapsamli Okuma

[1] Çin Halk Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı, Address by H.E. Xi Jinping at the Commemoration of the 80th Anniversary of the Victory of the Chinese People’s War of Resistance Against Japanese Aggression and the World Anti-Fascist War, 3 Eylül 2025. Çin’in Zafer Günü’nün resmî tarihsel çerçevesi ve törenin amacı için temel kaynak. (Außenministerium der Volksrepublik China)

[2] State Council Information Office / Xinhua, China to hold massive parade to mark WWII victory, 3 Eylül 2025. Geçitte sergilenen hipersonik füzeler, yönlendirilmiş enerji sistemleri, elektronik harp ve insansız sistemler hakkında bilgi. (Staatsrat der Volksrepublik China)

[3] Reuters, What weapons China put on display at its military parade, 3 Eylül 2025. Geçitte sergilenen hipersonik, nükleer, lazer ve insansız sistemlerin ayrıntılı dökümü. (Reuters)

[4] Reuters, China's parade of new weaponry sends message of deterrence, 3 Eylül 2025. Sergilenen sistemlerin stratejik mesajı ve bazı sistemlerin operasyonel kapasitesine ilişkin belirsizlikler. (Reuters)

[5] Çin Savunma Bakanlığı / Xinhua, China holds massive parade to mark 80th anniversary of WWII victory, 3 Eylül 2025. Vladimir Putin ve Kim Jong-un’un törene katılımı ve uluslararası konuklar. (Ministerium für Verteidigung China)

[6] United States Holocaust Memorial Museum, World War II in the Pacific. Çin’de II. Dünya Savaşı sırasında yaklaşık 20 milyon kişinin öldüğüne ilişkin kaynak. (Holocaust-Enzyklopädie)

[7] Rana Mitter, Forgotten Ally: China’s World War II, 1937–1945; Gerhard L. Weinberg, A World at Arms: A Global History of World War II. Çin’in savaş kayıplarına ilişkin akademik tahminlerin yaklaşık 14–20 milyon aralığında değiştiğini gösteren çalışmalar. (Cambridge)

[8] Reuters, What is the battle over China's wartime history?, 5 Eylül 2025. Çin’in II. Dünya Savaşı tarih anlatısı, Komünist Parti’nin rolü ve Tayvan’daki alternatif tarihsel anlatı hakkında karşılaştırmalı çerçeve. (Reuters)

[9] State Council Information Office of the PRC, China’s Military Strategy, 2015. Çin’in askerî-sivil entegrasyon/fusion yaklaşımının resmî stratejik çerçevesi. (Staatsrat der Volksrepublik China)

[10] AidData, Belt and Road Reboot: Beijing’s Bid to De-Risk Its Global Infrastructure Initiative, 2023; ayrıca Banking on the Belt and Road, 2021. Çin’in dış kalkınma finansmanı, Kuşak ve Yol projeleri ve borç ilişkileri üzerine kapsamlı veri ve analiz. (AidData)

[11] Sebastian Horn, Bradley C. Parks, Carmen M. Reinhart & Christoph Trebesch, “Debt Distress on China’s Belt and Road,” AEA Papers and Proceedings, 2023. Çin’in dış borç yapılandırmaları ve borç sıkıntısı yaşayan ülkelerdeki rolü. (AidData)