Geçmişte yaşanan öyle hadiseler vardır ki, üzerlerinden onlarca yıl geçse de gündemden düşmezler. Zaman içinde yeni belgeler ortaya çıkar, zulümden kurtulup da hayatta kalan insanlar konuşurlar ve karartılan vahim ayrıntılar ortaya dökülür. Bu hadiselerin gündemde kalmasının bir sebebi de bugün yaşadıklarımızı anlamlandırma çabası, geçmişteki acıların neden ve nasıl yaşatıldığını kavrayarak gelecekte benzer felaketlerin önüne geçebilme arzusudur.

Dersim'de 1937–1938 yıllarında ve devamında bir rejimin kendi yurttaşına saldırısını da bu açıdan ele almak gerektiğini düşünüyorum.

Dersim… Öncelikle buranın neresi olduğunu ve kimlerden söz ettiğimi açıklığa kavuşturayım. Dersim, Anadolu'da yüzyıllardır insanların yaşadığı bir coğrafya. 1937–1938 yıllarında burada yaşayan insanlar da Türkiye Cumhuriyeti'nin vatandaşlarıydı.

Çalışmalarımı takip ettiyseniz bilirsiniz: Ben meselelere yaklaşırken insanların kimliklerinin önüne herhangi bir sıfat, bir ön ek koymaktan bilinçli olarak uzak duruyorum. Hangi etnik kökenden geldikleri, hangi dili konuştukları veya hangi inanca mensup oldukları, “devlet-birey” temel ilişkisel denklemini değiştirmiyor. Bir tarafta vatandaşlar, diğer tarafta bu vatandaşlara hizmet etmek, onların can ve mal güvenliğini, hak ve özgürlüklerini korumakla yükümlü kamu teşkilatı bulunuyor. Bir saldırıyı anlatırken vatandaşın neye maruz kaldığını açıklamakla yetinmeyip, öncelikle kamu gücünü kullanan failin hangi yükümlülüğünü terk ettiğini ve bunun onun meşruiyeti bakımından ne anlama geldiğini ortaya koyuyorum.

Dersim'de de ülkenin diğer bölgelerinde olduğu gibi insanlar gündelik hayatlarını sürdürüyordu, ailelerini geçindiriyordu, çocuklarını büyütüyordu. Elbette orada da hayatın doğal seyri içinde suç teşkil eden fiiller, asayiş sorunları ve kamu düzenini ilgilendiren hadiseler mutlaka yaşanıyordu. Türkiye'nin başka yerlerinde de yaşandığı gibi. Ancak bu tür hadiselerin muhatabı, suç işlediği somut fiillerle ortaya konulan kişilerdir; o coğrafyada yaşayan vatandaşların tamamı değil. Dolayısıyla Dersim'de yaşananları değerlendirirken benim hareket noktam, orada yaşayan insanların kimlikleri veya kendilerine yakıştırılan sıfatlar değil, devletin kendi vatandaşlarına karşı hangi kararları aldığı, bu kararları nasıl adlandırdığı, ardından hangi fiilleri gerçekleştirdiği ve vatandaşlarına karşı yerine getirmekle yükümlü olduğu sorumlulukları yerine getirip getirmediğidir.

Peki, 1937–1938 yıllarında Türkiye Cumhuriyeti'ni kimler yönetiyordu? Bu insanların yetiştikleri siyasi, askerî ve toplumsal ortam nasıldı? Vatandaşlarına karşı yerine getirmekle yükümlü oldukları sorumlulukları hangi zihniyet dünyasının etkisi altında değerlendiriyorlardı? Dersim'de yaşananları anlamak için dönemin iktidar kadrosuna ve bu kadronun düşünsel geçmişine de bakmak gerektiğini düşünüyorum.

Cumhuriyet'in kuruluşundan henüz on beş yıl geçmişti. Ancak ülkeyi yöneten kadrolar, siyasi ve askerî hayata Cumhuriyet'le başlamış insanlar değildi. Büyük çoğunluğu Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde yetişmiş, imparatorluğun dağılma sürecini, savaşları, toprak kayıplarını ve nüfus hareketlerini yaşamıştı. Özellikle İttihat ve Terakki'nin Osmanlı siyasetinde belirleyici olduğu yıllar, bu kadroların siyasi düşüncelerinin ve yönetim anlayışlarının şekillendiği dönemdi. Cumhuriyet'le birlikte yönetim biçimi değişmişti fakat kamu gücünü kullanan insanların geçmişleri, yetiştikleri kurumlar ve benimsedikleri toplumsal anlayışlar bir anda ortadan kalkmamıştı.

Burada İttihat ve Terakki'yi yalnızca bir siyasi örgüt olarak değerlendirmiyorum. Benim üzerinde durduğum, o örgütün de beslendiği ve zamanla kamu yönetiminde hâkimiyet kazanan zihniyettir. İmparatorluğun çözülmesini önlemek amacıyla giderek güçlenen merkezî otorite anlayışı, toplumu milletin kendisinin değil de devleti yönetenlerin belirlediği “tek tip kimlik” olarak şekillendirme, diğer kimlikleri budama yani homojenizasyon düşüncesi ve farklılıkları “devletin güvenliğine bir tehdit” olarak stigmatize etme alışkanlığı önemli bir düşünsel miras oluşturuyordu. Bu düşünsel miras çerçevesinde başvurulan yöntemlerin bir kısmı, Cumhuriyet döneminde bu defa yeni ve tek tip bir ulus üretme hedefinin hizmetinde kullanıldı.

Dersim'e yönelik politikaların hazırlandığı ve “tenkil” operasyonunun uygulandığı dönemde yürütmenin başı Mustafa Kemal Atatürk idi. Başbakanlık görevini 1937 sonbaharına kadar İsmet İnönü, ardından Celal Bayar yürüttü. İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak'tı. Dersim'deki askerî ve mülki uygulamaların başındaki isimlerden biri ise Dördüncü Umumi Müfettiş Abdullah Alpdoğan'dı. Bunların tamamı Osmanlı'nın son döneminde hakim unsur olan İttihat ve Terakki zihniyetinin şekillendirdiği siyasi ve askerî ortamın içinde yetişmiş insanlardı. Celal Bayar'ın İttihat ve Terakki teşkilatındaki faaliyetleri, Şükrü Kaya'nın Osmanlı'nın son dönemindeki nüfus sevk ve iskân uygulamalarında üstlendiği görevler, diğer isimlerin Osmanlı ordusundaki geçmişleri, Cumhuriyet'in yönetici kadrosunun hangi tarihsel ortamdan geldiğini anlamamız bakımından önemlidir.

Özellikle Şükrü Kaya'nın siyasi ve bürokratik geçmişi üzerinde durmak gerekiyor. Osmanlı'nın son döneminde Ermenilerin tehcir ve iskân süreçlerinde görev üstlenmiş bir bürokratın, Cumhuriyet döneminde uzun yıllar İçişleri Bakanlığı yapması ve 1934 İskân Kanunu'nun hazırlanıp uygulanmasında rol alması, yalnızca kişisel bir hayat hikâyesi değildir. Bu durum, nüfusun yer değiştirilmesini, toplulukların dağıtılmasını ve toplumun belirli bir kimlik doğrultusunda yeniden düzenlenmesini kamu yönetiminin meşru araçları arasında gören anlayışın farklı dönemlerde nasıl varlığını sürdürebildiğini düşünmemizi gerektiriyor.

Bununla birlikte meseleyi yalnızca İttihat ve Terakki'ye veya Cumhuriyet'in kuruluş kadrolarına bağlamak da yeterli değil. Dersim'e yönelik zihniyetin daha eski bir geçmişi bulunuyor. Osmanlı'nın özellikle 16. yüzyıldan itibaren Kızılbaş topluluklarına yönelik dinî temelli politikaları, Dersim'i dönüştürülmesi ve merkezî otoriteye uygun hâle getirilmesi gereken bir coğrafya olarak ele alan yaklaşımın tarihsel zeminini oluşturuyordu. Cumhuriyet döneminde bu anlayışa Türk ulusal kimliği etrafında toplumu homojenleştirme hedefi de eklendi. Böylece farklı tarihsel dönemlerde farklı gerekçelerle sürdürülen dönüştürme düşüncesi, Dersim'de yaşayan vatandaşların varlığını ve kimliğini doğrudan ilgilendiren bir kamu politikasına dönüştü.

Burada benim için belirleyici olan, yöneticilerin bir örgüte mensubiyetlerini tartışmaktan ziyade, kamu gücünü kullanırlarken devlet normları çerçevesinde hareket edip etmedikleridir.

İnsan, yetiştiği dönemin sosyal ve siyasi ortamından bağımsız değildir. Hele aynı askerî okullardan, aynı bürokratik gelenekten ve benzer siyasi mücadelelerden gelen insanların oluşturduğu bir yönetici kadronun ortak düşünsel alışkanlıklarını göz ardı ederek o dönemin kararlarını anlamak mümkün değildir. Elbette bu insanların her konuda aynı düşündüklerini söylemiyorum. Ancak farklılıklarına rağmen, toplumun nasıl olması gerektiğine karar verme yetkisini kendilerinde gören merkezî yönetim anlayışında buluştuklarını düşünüyorum.

İşte devlet-vatandaş denkleminin bozulduğu yer de burasıdır. Kamu teşkilatını yönetenler, vatandaşlarının haklarını korumakla yükümlü oldukları gerçeğini bir kenara itip toplumu kendi siyasi ve ideolojik hedeflerine göre şekillendirmeye başladıklarında, artık meşru kamu görevlisi statülerini, devlet adamlığı statülerini, devleti temsil yetkilerini kaybederler, gayri meşru hale gelirler.

Dersim'de yaşananları değerlendirirken dönemin iktidar kadrosunun bu zihniyet geçmişini göz önünde bulundurmak gerekiyor. Çünkü 1937 ve 1938'de devletin vatandaşlara yönelttiği saldırılar, yalnızca o yıllarda görev yapan komutanların sahada aldıkları kararlardan ibaret değildi. Arkalarında uzun bir tarihsel birikim, bu birikimden beslenen bir kamu yönetimi zihniyeti ve bu zihniyetin devlet pratiğine yansıması olan düzenlemeler bulunuyordu.

Dönemin iktidarının sadece 1937-38’le sınırlı tutulmadan Dersim'de icra ettikleri faaliyetler, resmi metinlerde ve onların sivil uzantılarında gösterildiği gibi, belirli bir tarihte başlayıp belirli bir tarihte sona ermiş askerî hadiselerden ibaret değil. Çok daha önce şekillenmiş bir zihniyetin, yıllar içerisinde alınan kararlarla ve hazırlanan politikalarla uygulamaya dönüştürülmesinin sonuçlarıyla karşı karşıyayız. Nitekim yürütülen harekata verilen ad bunu çok net ortaya koyuyor: Tenkil…

Konya'dan Dersim'e: Farklı Zulümlerin Arkasındaki Aynı Zihniyet

Şimdi tarihsel bir zıplama yapacağım: 25 Ekim 2026’da Konya'da bir “Barış ve Adalet Buluşması” gerçekleştirildi.[1] Bu buluşmada dile getirilen düşüncelerin de önemli katkısı oldu. Toplantıda farklı siyasi düşüncelerden, inançlardan ve toplumsal kesimlerden insanlar bir araya geldi. Kürtler, Aleviler, sosyalistler, dindarlar, kamu görevinden çıkarılan insanlar, yakınları cezaevinde bulunan aileler ve insan hakları savunucuları yaşadıklarını, tespitlerini ve düşüncelerini paylaştılar.

Her birinin hikâyesi farklıydı. Ancak anlatılanlar arasında dikkat çekici bir ortaklık bulunuyordu. İnsanların önemli bir bölümü, bireysel davranışlarından ziyade kimlikleri, inançları, düşünceleri veya ilişkilendirildikleri insan grupları üzerinden aynı zalim aktörün zulmüne uğramışlar ve uğruyorlardı.

25 Ekim 2026'da Konya'da gerçekleştirilen “Gözyaşının Rengi Olmaz – Barış ve Adalet Buluşması”, üzerinde uzun zamandır düşündüğüm devlet–vatandaş ilişkisini ve Anadolu'da farklı dönemlerde farklı topluluklara yöneltilen saldırıların arkasındaki zihniyeti yeniden değerlendirmem bakımından oldukça anlamlıydı. Buluşmada birbirinden farklı siyasi düşüncelere, inançlara, toplumsal geçmişlere sahip insanlar bir araya gelmişti. Kürtler, Aleviler, sosyalistler, dindarlar, KHK'larla kamu görevlerinden çıkarılan vatandaşlar, cezaevindeki insanların yakınları ve insan hakları savunucuları kendi yaşadıklarını anlatıyorlardı. Ancak benim dikkatimi çeken, yalnızca yaşadıkları acılar değil, bu acıların nedenlerine ilişkin yaptıkları tespitlerdeki ortaklıktı.

Konuşmacılardan Mahfuz Güleryüz, devletin kutsallaştırılması anlayışını sorgulayarak Anadolu'da farklı dönemlerde iktidarı elinde bulunduranların, farklı ideolojik gerekçelerle benzer baskı politikalarını uyguladıklarına dikkat çekti. Cumhuriyet'in kuruluşundan itibaren toplumu tek bir kimliğe göre şekillendirme anlayışının, bu kimliğin dışında kalan farklı inanç ve toplulukları hedef yaptığını anlattı. Güleryüz'ün üzerinde durduğu mesele, yalnızca belirli bir siyasi iktidarın uygulamaları değildi. Kamu gücünü kullananların, vatandaşların haklarını korumak yerine toplumu kendi tasarladıkları modele uygun hâle getirmeye çalışmalarıydı. Onun farklı dönemlerdeki baskı politikaları arasında kurduğu ilişki, benim de üzerinde durduğum tarihsel süreklilik meselesi bakımından önemliydi.

Münir Korkmaz ise farklı toplumsal kesimlere yöneltilen suçlayıcı sıfatların nasıl ortak bir baskı aracına dönüştüğünü kendi siyasi geçmişinden örneklerle anlattı. Sosyalistlerin, Kürtlerin ve Alevilerin uzun yıllar boyunca terörist olarak nitelendirildiğini, 2016 sonrasında ise daha önce kendisini bu topluluklardan ayrı gören insanların da aynı damgalamayla karşılaştığını ifade etti. Bu anlatımda benim için önemli olan, insanların hangi siyasi düşünceye mensup oldukları değil, kamu gücünü kullananların bir insanı işlediği somut fiil üzerinden değil, mensup olduğu veya ilişkilendirildiği topluluk üzerinden suçlu ilan edebilmesiydi. Farklı dönemlerde değişen hedef gruplara rağmen kolektif suçlama yönteminin benzerliğini koruması, üzerinde düşünmemiz gereken esas meselelerden biridir.

Ömer Faruk Gergerlioğlu, insanların yalnızca işlerinden veya yaşadıkları yerlerden değil, kendi kimliklerinden ve toplumsal hayatlarından da dışlanabildiklerini anlattı. Farklı dönemlerde vatandaşlara dayatılan belirli bir kimliğe uyma zorunluluğuna dikkat çekti. İnsanların inançlarını, kültürlerini, sağlıklarını, özgürlüklerini ve hukuki güvenliklerini kaybetmelerine ilişkin sözleri, benim uzun zamandır üzerinde çalıştığım bir başka meseleyle kesişiyordu: Bir insana yöneltilen saldırı, yalnızca onun bedenine veya özgürlüğüne yönelik olmayabilir. Ailesini, geçim kaynaklarını, toplumsal ilişkilerini, kültürünü, hatıralarını ve gelecek kurma imkânını da hedef alabilir. Dolayısıyla saldırının gerçek mahiyetini anlamak için yalnızca ilk fiile değil, insanın yaşam temelleri üzerindeki bütün sonuçlarına bakmak gerekir.

Buluşmada Rıza Sümer, şiddete karşı şiddetsiz mücadeleyi ve kaybedilen hayatların telafi edilemezliğini öne çıkardı. Yıllarca yaşanan ayrılıkların, kaybedilen sağlığın ve öldürülen insanların hiçbir adalet mekanizması tarafından bütünüyle geri getirilemeyeceğini hatırlattı. Fatma Ayparçası ise insanların başkalarının düşüncelerini sorgularken kendi kabullerini ve kutsallaştırdıkları değerleri de sorgulamaları gerektiğini vurguladı. Bu iki yaklaşımın birlikte düşündürdüğü husus şudur: Geçmişte yaşanan saldırıları yalnızca kınamak yeterli değildir. O saldırıları mümkün kılan kabulleri, kamu gücüne atfedilen sınırsız meşruiyeti ve vatandaşın haklarını yöneticilerin takdirine bırakan zihniyeti de sorgulamak gerekir.

Konya buluşmasından benim çıkardığım sonuç, farklı toplulukların yaşadıkları acıların aynı olduğu veya tarihsel hadiselerin birbirinin tekrarı sayılması gerektiği değildir. Dersim'de yaşananlarla 20 Temmuz 2016 sonrasında kalıcılaştırılan KHK rejiminin uygulamaları, tarihsel koşulları, yöntemleri ve sonuçları bakımından elbette farklıdır. Ancak farklı dönemlerde kamu gücünü kullananların önce belirli insan topluluklarını hedef olarak tanımlamaları, ardından bu insanlara yönelttikleri saldırıları güvenlik, asayiş, terörle mücadele veya toplumsal düzen gerekçeleriyle meşrulaştırmaya çalışmaları arasında incelenmesi gereken bir yöntem benzerliği bulunmaktadır.

Dolayısıyla asıl mesele, mağdurların hangi kimliğe mensup oldukları değildir, rejimin vatandaşlarına cebri manipülasyonlarla dayattığı imitasyon kimlik, taktığı lakaplarsa hiç ama hiç değildir. Asıl mesele vatandaşlarını korumakla yükümlü kamu teşkilatındaki görevlilerin hangi kararlarla, hangi yöntemlerle ve hangi bahanelerle vatandaşlarına saldırdıklarıdır. Kamu gücünün meşruiyeti, yöneticilerin ideolojilerinden, kendilerine yakıştırdıkları sıfatlardan veya kamu adına ileri sürdükleri gerekçelerden değil, vatandaşlarına karşı yerine getirmekle yükümlü oldukları sorumluluklara sadakatlerinden doğar. Bu sorumlulukları terk edip kamu gücünü vatandaşlarını tek tipleştirmek, sindirmek veya tasfiye etmek amacıyla kullananların davranışlarını devletin meşru faaliyeti olarak kabul edemeyiz.

İşte Konya'da farklı toplumsal kesimlerden insanların anlatımlarında karşılaştığım bu ortaklık, Dersim'de yaşananları neden yalnızca 1937–1938 yıllarındaki askerî harekâtla sınırlı değerlendirmediğimi de açıklıyor. Benim araştırdığım, belirli bir tarihte hangi topluluğun ne kadar acı çektiğinden ibaret değil; o acıları üreten kararların arkasındaki zihniyet, bu kararları uygulayan failler, saldırıyı meşrulaştırmak için kullanılan dil ve bütün bunların kamu yönetimi kültüründe nasıl yerleşebildiğidir.

Şimdi yeniden Dersim'e dönerek şu temel soruya cevap aramak istiyorum: Vatandaşlarının canını, malını, ailesini, kimliğini ve hürriyetini korumakla yükümlü kamu teşkilatını yönetenler, hangi zihniyetle ve hangi meşruiyet iddialarıyla kendi vatandaşlarını ortadan kaldırılması veya dönüştürülmesi gereken bir toplumsal unsur olarak görmeye başladılar?

Devlet kimin için vardır?

Devlet ve vatandaş ilişkisi üzerine daha önce kaleme aldığım yazılarda, üzerinde özellikle durduğum bir husus bulunuyor. Devlet, vatandaşın üzerinde kutsal bir varlık değil, vatandaşın ortak ihtiyaçlarını karşılamakla yükümlü teşkilatlı bir hizmet aracıdır.

Bu teşkilatın varlık sebebi, vatandaşının güvenliğini sağlamak, yurttaşının haklarını korumak ve milleti oluşturan tüm unsurların birlikte huzur içerisinde yaşamalarını mümkün kılan kamu hizmetlerini yürütmektir.

Ancak Dersim örneğinde de Rum pogromunda da KHK saldırılarında da bu ilişkinin tersine döndüğü pek çok örnekle karşılaşıyoruz. Vatandaşa hizmet etmek için kurulmuş kamu teşkilatları, zamanla vatandaşın nasıl yaşaması, neye inanması, hangi dili konuşması ve hangi düşüncelere sahip olması gerektiğini belirlemeye kalkışıyor. Vatandaşına lakaplar takıyor, vatandaşının çoluk çocuk dahil tüm sosyal çevresini kodluyor, damgalıyor, stigmatize ediyor sonra kendi taktığı lakap, ürettiği kod ve vurduğu stigma üzerinden vatandaşına zulmediyor.

Böyle bir durumda vatandaş, hak sahibi bir insan olmaktan uzaklaştırılarak anayasaya sadakat yeminini çiğneyen kamu görevlilerinin belirlediği uydurma bir “tek toplumsal kimliğe” uyar hâle getirilmesi, homojenize edilmesi gereken bir unsur olarak görülmeye başlanıyor.

Konya'daki toplantıda bu mesele, devletin kutsallaştırılması üzerinden tartışıldı.

Konuşmacılardan Mahfuz Güleryüz, insanların yüzyıllar boyunca kendilerine ait bir devletleri olduğunda güvenlik, huzur ve refaha kavuşacaklarına inandıklarını anlattı. Ancak devlet mekanizmasının kutsallaştırılmasının, zaman zaman insan haklarını korumak yerine baskı uygulamalarını meşrulaştıran bir anlayışa dönüştüğünü ifade etti.

Burada üzerinde durulması gereken önemli bir ayrım bulunuyor.

Bir kamu teşkilatının varlığı ile o teşkilatı yönetenlerin düşünceleri aynı şey değildir. Kamu teşkilatları, vatandaşların ortak ihtiyaçlarını karşılamak için vardır. Yöneticilerin siyasi, dinî veya ideolojik tercihlerini bütün topluma kabul ettirmek için değil.

Bu ayrım ortadan kalktığında, yöneticilerin benimsediği kimlik toplumun tamamına dayatılabiliyor.

Dersim'de yaşananların arka planını da bu anlayışta aramak gerekiyor.

Cumhuriyet'in kuruluşundan sonra benimsenen “tek ulus” üretme politikaları, Anadolu'nun etnik, dinsel ve kültürel çeşitliliğini gözetmedi. Tek bir dayatma kimlik etrafında toplumu dönüştürme anlayışı, farklı toplulukların dillerini, inançlarını ve yaşam biçimlerini hedef alan uygulamalara zemin hazırladı.

Bu politikaların Dersim'deki sonuçları ise son derece vahşi oldu.

Bir saldırı ne zaman başlar?

Bir insan grubuna yönelik saldırının ne zaman başladığını tespit etmek, ilk bakışta kolay görünebilir. İlk gözaltının yapıldığı, ilk silahın kullanıldığı veya ilk insanın öldürüldüğü tarih başlangıç olarak kabul edilebilir.

Ancak meseleye biraz daha geniş bir açıdan baktığımızda, fiziksel saldırının çoğu zaman daha önce başlamış bir hazırlık sürecinin sonucu olduğunu görürüz.

Örneğin bir rejimin belirli bir insan grubunu ortadan kaldırmaya karar verdiğini düşünelim. Böyle bir kararı uygulayabilmesi için önce o topluluğu kendi manipülatif terimleriyle tanımlaması, onu dehümanize etmesi, kategorize etmesi, ardından yok etmeye (Dersim soykırım saldırısına verilen operasyon adı tenkil idi) yönelik adımların belirlenmesi, bu adımların atılmasını sağlayacak idari ve askerî makamlara gerekli atamaların yapılması (Dersim soykırımında İsmet İnönü’nün görevden alınıp Celal Bayar’ın KHK soykırım saldırılarında Ahmet Davutoğlu’nun görevden alınıp Binali Yıldırım’ın getirilmesi gibi, her ikisinde de askeri ve mülki erkanın, yargı mensuplarının vb yeniden şekillendirilmesi gibi), hazırlıkların yapılması gerekir.

Dolayısıyla ilk insanın öldürülmesi, ilk gözaltı, ilk işkence, ilk tecavüz saldırının ilk aşaması değildir. Daha önce alınan kararların, hazırlanan planların ve oluşturulan organizasyonun fiziksel sonuçlarından biri de ilk aşama olabilir.

Dersim'de yaşananları değerlendirirken bu ayrımın önemli olduğunu düşünüyorum.

Çünkü Dersim'e yönelik politikalar 1937'de başlamadı. 1925 tarihli Şark Islahat Planı'ndan itibaren hazırlanan raporlar, alınan kararlar ve çıkarılan kanunlar, bölgenin etnik, dinsel ve toplumsal yapısının dönüştürülmesine yönelik bir iradenin varlığını gösteriyor.

Bu belgelerde Dersim’de ve civarında mukim vatandaşlarımızın dili, inancı ve yaşam biçimi, korunması gereken toplumsal değerler olarak değil, yok edilmesi gereken unsurlar olarak ele alınıyordu.

1934 tarihli İskân Kanunu ve 1935 tarihli Tunceli Kanunu, bu homojenizasyon politikasının hukuki ve idari altyapısını oluşturan düzenlemeler arasında yer aldı. Bölgenin yönetim biçimi tenkil hazırlığı çerçevesinde değiştirildi, askerî ve idari görevlendirme ve yetkiler soykırım saldırısını mümkün kılacak biçimde yeniden düzenlendi. Ermeni tehcirindeki İttihat Terakki tecrübesi Dersim’de yurttaşlarımızın yaşadıkları topraklardan başka yerlere sürülmesinin zemini hazırlamada kullanıldı.

Burada dikkat edilmesi gereken husus, bütün bu hazırlıkların 1937'deki tenkil saldırısından önce yapılmış olmasıdır. Bir başka ifadeyle, rejimin iddia ettiği gibi önce bir isyan meydana gelmiş de ardından bu isyanın bastırılması için birtakım güvenlik tedbirleri geliştirilmiş değildi. Dersim’li vatandaşlarımızı yok etmeye yönelik politikalar zaten hazırlanmıştı.

Bu kronoloji, daha sonra yaşananları anlamlandırmamız bakımından önemli. Çünkü tenkil saldırısının bir suçun cezalandırılması maksatlı değil bir insan grubunun kimliğini yok etme maksatlı olduğunu gösteriyor.

Tenkil saldırısı bir insanın bir suç fiilinin karşılığı değildir. Tenkil saldırısında yok etme hedefi yapılan insanın ne yapıp yapmadığı rejim açısından hiçbir anlam taşımaz. Soykırım saldırılarında rejimler sadece hedef yaptıkları insan grubunun profiliyle uyuşma olup olmadığına bakarlar.

Dersim'de bebekler, biçare yaşlılar, çocuklar NAZİ rejiminden satın alınan zehirli gazlarla öldürülürken tam da böyle oldu.

1937 ve 1938: Kronolojinin anlattıkları

Askerî kayıtlara göre, 1936 yılında dönemin rejimi Dersim’deki vatandaşlardan ellerindeki silahlarını devlete teslim etmesini istedi ve bölgedeki yaklaşık 10 bin silahtan 8 bin civarındaki silah devlete teslim edildi.

Bu bilgi, daha sonraki hadiseleri değerlendirirken göz ardı edilmemesi gereken bir ayrıntı. Çünkü bir insan grubuna önce “elindeki silahlarını bana ver” deyip onu savunmasız hale getirip, ardından da savunmasız bir insan grubuna karşı tenkil operasyonu düzenlemek, saldırının soykırım amacını gösteren çok önemli bir veridir.

Burada kullanılan tenkil kavramının da üzerinde durmak gerekiyor. Tenkil “kök kazıma” anlamı taşıyor. O günün tenkil kavramının bugün biraz daha kostüm değiştirmiş haliyle KHK rejiminde “kökünü kazıma, nefeslerini kesme, birkaç nesil sürecek savaş” söz kalıplarıyla kullanıldığını 10 yıldır görüyoruz.

Kararın adında yer alan “tenkil” sözcüğü perspektifinden, karar öncesinde yapılan hazırlıklara ve sonrasında gerçekleştirilen fiillere baktığımızda yapılan zulümlerin sonuçlarıyla da uyum içinde olduğuna özellikle dikkat etmemiz gerekiyor.

1937'de öncelikle ve özellikle Dersim'in toplumsal önderleri hedef alındı. Seyit Rıza ve beraberindekiler tenkil politikası kapsamında idam edildi. Normal şartlarda, harekâtın maksadı belirli bir silahlı direnişi sona erdirmek olsaydı, bu maksadın gerçekleşmesiyle harekâtın da sona ermesi beklenirdi. Oysa Dersim'de böyle olmadı. Aynı durum KHK soykırım saldırılarında da aynen gözlemlenmektedir.

1938 yılındaysa, önceki yıldan çok daha geniş kapsamlı saldırılar gerçekleştirildi. Üstelik bu saldırıların hedefinde silahlı kişiler değil, kadınlar, çocuklar, yaşlılar, köylerinde yaşayan veya zulümden korunmak için dağlara ve mağaralara sığınmış vatandaşlar da tenkil harekatı çerçevesinde öldürüldü. Öldüren de o vatandaşların canını, malını, ırzını, haysiyetini korumakla mükellef kamu teşkilatı idi.

Resmî kayıtlarda yaklaşık14 bin kişinin öldürüldüğü belirtiliyor. Araştırmacılar ve tanıklar ise gerçek sayının bunun çok üzerinde, en az üç katı olduğunu ifade ediyorlar.

Ancak burada sayılardan önce üzerinde durulması gereken başka bir husus var: 1937'de devlet temsilcileri askerî harekâtın amacına ulaştığını açıkladıktan sonra, 1938'de binlerce insanı öldürdü. Bu insanlar bir suçun neticesi olarak öldürülmedi. Yüzyıllardır o topraklarda mukim bulunan bu insan grubu bir tehlike de oluşturmuyordu. Mağaralara sığınmış çocukların, yaşlıların, ailelerin öldürülmesi hiçbir suçun cezalandırılması veya olası bir suçun önlenmesi amacı da taşımıyordu.

Dersim'de rejimin hedef yaptığı şey, yalnızca belirli vatandaşların davranışları değildi. Dersim toplumunun fiziki, etnik, dinsel ve kültürel varlığıydı.

Yahudilerden Önce Anadolu'da zehirli gazla öldürülen masum insanlar

Dersim'deki saldırıların yöntemleri arasında, üzerinde özellikle durulması gereken bir başka husus da zehirli gaz kullanılmasıdır. Bu konu yalnızca hayatta kalan insanların anlatılarında yer almıyor. Dönemin yöneticilerinin açıklamalarında ve askerî yazışmalarda da karşımıza çıkıyor.

İhsan Sabri Çağlayangil, Dersim harekâtı sırasında Malatya Emniyet Müdürü olarak görev yapan, daha sonra Emniyet Genel Müdürlüğü kadrosuna alınarak Seyit Rıza ve beraberindekilerin idamı sürecinde hükümet adına görevlendirilen bir emniyet bürokratıydı. İdamların gerçekleştirilmesine yönelik girişimlerini yıllar sonra kendi anılarında da anlatan Çağlayangil, 1986 yılında Kemal Kılıçdaroğlu ile yaptığı ve ses kaydına alınan görüşmede, ordunun Dersim'de zehirli gaz kullandığını, mağaralara sığınan insanları öldürdüğünü açıkladı. Bu açıklama, olayları dışarıdan yorumlayan bir araştırmacının değerlendirmesi değil, dönemin güvenlik teşkilatında görev üstlenmiş bir kamu görevlisinin tanıklığıydı.

Dersim Tertelesi[2] üzerine 2004 yılından bu yana arşiv belgeleri, dönemin kamu görevlilerinin ve saldırılardan sağ kurtulan vatandaşların tanıklıkları üzerinden araştırmalar yürüten, İki Tutam Saç – Dersim’in Kayıp Kızları belgeselinin yapımcılarından araştırmacı-yazar Kazım Gündoğan’ın çalışmalarında ise harekâtı yöneten Abdullah Alpdoğan’ın zehirli ve boğucu gaz talebine ilişkin yazışmalar, gaz kullanımıyla ilgili eğitim faaliyetleri ve Almanya’dan yapılan alımlara ilişkin belgeler yer alıyor.

Bunları birlikte değerlendirdiğimizde, zehirli gaz kullanımının tenkil saldırısı sırasında kendiliğinden ortaya çıkmış bir ihtiyaç olmadığını görüyoruz. Gazın temini, kullanılması ve bu amaçla hazırlık yapılması, belirli bir organizasyon ve önceden oluşmuş bir imha iradesini gösteriyor.

Burada üzerinde düşünmemiz gereken mesele, kullanılan silahın teknik özelliklerinden çok, bu silahın kimlere karşı ve hangi maksatla kullanıldığıdır. Bir mağaraya sığınmış insanları düşünelim. Aralarında çocuklar, anneler, yaşlılar ve yaralılar bulunuyor. Bu insanların mağaraya sığınmasının sebebi, hayatta kalabilmek. Ancak onları öldürmek isteyenler, sığındıkları mağarayı bir ölüm mekânına dönüştürüyor.

Üstelik Avrupa'da Nazi yönetiminin toplama ve imha kamplarında zehirli gazı kitlesel öldürme yöntemi olarak kullanmasından önce, Anadolu'da Dersim halkına karşı zehirli gaz kullanılmıştı.

Bu tarihsel sıralamanın üzerinde durulması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü Holokost denildiğinde insanların zihninde çoğunlukla Nazi Almanyası'nın gaz odaları canlanıyor. Oysa bundan önce Dersim'de, mağaralara sığınmış insanlar zehirli gazla öldürülmüştü.

Rejimini Dersim'de yaptıkları, bu bakımdan, Holokost'ta karşımıza çıkan gazla toplu öldürme yönteminin erken bir örneğidir ve bir soykırım prototipi olarak değerlendirmek mümkündür.

Rejimin o gün öldüremediği çocuklara yaptıkları

Rejimin Dersim'de yaptıklarını yalnızca öldürülen yurttaşlar üzerinden değerlendirirsek, saldırının soykırım unsurunu gözden kaçırmış oluruz. Çünkü hayatta kalan çocukların bir kısmı da ailelerinden koparıldı.

Nezahat ve Kazım Gündoğan'ın yıllara yayılan çalışmaları, özellikle İki Tutam Saç: Dersim'in Kayıp Kızları belgeseli[3], bu çocukların yaşadıklarını anlamamız bakımından son derece önemli. Araştırmacılar yaklaşık 400 tanıkla görüşmüş, ailelerinden koparılan kız çocuklarına ilişkin yüzlerce yaşam hikâyesini kayıt altına almış bulunuyorlar.

Bu çocukların bir kısmını askerler ailelerinden alıyor. Bir kısmını asker ve bürokrat ailelerinin yanına yerleştiriyorlar. Bazılarını yatılı okullara ve yetimhanelere gönderiyorlar.

Çocuklar bu yolla kendi dillerinden, inançlarından ve ailelerinden uzaklaştırılıyor. Bir kısmı yıllarca gerçek ailesinin kim olduğunu öğrenemiyor. Bazıları ailesine kavuşabilmek için ömrünün büyük bölümünü arayışla geçiriyor.

Sakine ve Şemsi Karakoç'un hikâyesi[4], bu uygulamaların somut örneklerinden biri.

1938 yılında henüz dört ve altı yaşlarında olan iki çocuk ailelerinden koparıldı. Aileleri yıllarca onları aradı. Mektuplar yazdı, askerî makamlara başvurdu, çocuklarının nerede olduğunu öğrenmeye çalıştı.

Burada biraz durmak gerekiyor. Çünkü bir insan topluluğunun çocuklarının ailelerinden alınması, yalnızca çocukların ve ailelerinin bireysel haklarına yönelik bir saldırı değildir. Aynı zamanda o topluluğun gelecek kuşaklarla kurduğu bağa yönelmiş bir saldırıdır. Bir toplumun dili, inancı, kültürü ve hafızası yalnızca kitaplarda veya binalarda yaşamaz. Bunlar büyük ölçüde aileler içerisinde, kuşaktan kuşağa aktarılır. Bir çocuğu ailesinden koparıp başka bir kimlikle yetiştirmek, bu aktarımı da ortadan kaldırmaya yöneliktir.

İşte bu noktada Dersim'deki uygulamalarla bugün soykırım suçu olarak tanımlanan fiiller arasındaki ilişki daha belirgin hâle geliyor. Çünkü 1948 Soykırım Sözleşmesi'nin II. maddesi ve Roma Statüsü'nün 6. maddesi, soykırım suçunu yalnızca insanları öldürmekle sınırlamıyor. Korunan bir grubu tamamen veya kısmen yok etme özel kastıyla, o gruba mensup çocukların zorla başka bir gruba nakledilmesini de açıkça soykırım fiilleri arasında sayıyor.

Dersim'de çocukların ailelerinden koparılması, bu bakımdan saldırının öldürmelerle sınırlı olmadığını gösteren son derece önemli bir olgu.

Burada yalnızca geçmişte yaşamış çocuklardan söz etmiyoruz. Ailelerini arayarak yaşlanan, kimliğini öğrenmeye çalışan, doğduğu toprakları yeniden görebilmek için yıllarca bekleyen insanlardan söz ediyoruz. Ve onların yaşadıkları, saldırının fiziksel öldürmeler sona erdikten sonra da insan hayatları üzerinde devam eden sonuçlarını gösteriyor.

Soykırım suçunun unsurları bakımından Dersim

Buraya kadar anlattıklarımızı, bugün uluslararası hukukta kabul edilmiş soykırım tanımıyla birlikte değerlendirelim.

Soykırım Sözleşmesi 9 Aralık 1948'de kabul edildi. Roma Statüsü ise 17 Temmuz 1998'de kabul edilerek 1 Temmuz 2002'de yürürlüğe girdi. Dolayısıyla Dersim'deki saldırılar gerçekleştiğinde, bugün bildiğimiz şekliyle soykırım suçunu düzenleyen bu uluslararası metinler henüz mevcut değildi.

Ancak burada birbirinden ayırmamız gereken iki husus var.

Birincisi, geçmişte gerçekleşmiş fiillerin bugün hangi suç tanımının unsurlarını karşıladığıdır. İkincisi ise bu fiiller nedeniyle geçmişe dönük olarak hangi ceza yargılamasının yapılabileceğidir.

İkinci mesele bakımından kanunilik ve geçmişe yürümezlik ilkeleri önemlidir. Fakat bu ilkeler, tarihsel bir hadisenin bugünkü hukuk kavramlarıyla değerlendirilmesine engel değildir.

Şimdi Roma Statüsü'nün 6. maddesine bakalım.

Madde, ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubu tamamen ya da kısmen yok etme kastıyla işlenen beş ayrı fiili soykırım olarak tanımlıyor. Bunlar; grup üyelerinin öldürülmesi, ağır bedensel veya zihinsel zarara uğratılması, grubun fiziksel varlığını ortadan kaldırmaya yönelik yaşam koşullarına tabi tutulması, grup içindeki doğumların engellenmesine yönelik tedbirler alınması ve gruba mensup çocukların zorla başka bir gruba nakledilmesidir.

Bu beş fiilin tamamının gerçekleşmesi gerekmiyor. Korunan bir grubu yok etme özel kastıyla bunlardan birinin işlenmesi dahi soykırım suçunun oluşması bakımından yeterli olabilir.

Dersim'deki hadiseleri bu unsurlar açısından değerlendirdiğimizde, öldürme fiilinin gerçekleştiğini görüyoruz. Ağır bedensel ve zihinsel zarar verme fiilleri de tanıkların anlatımlarında açıkça bulunuyor. İnsanların yaşadıkları topraklardan koparılması, köylerinin yok edilmesi ve hayatta kalma imkânlarının ortadan kaldırılması da saldırının başka bir yönünü oluşturuyor.

Çocukların zorla başka gruplara nakledilmesi ise ayrıca belgelenmiş durumda.

Bunların yanında, dönemin politikaları ve saldırıların uygulanma biçimi, Dersim toplumunun etnik ve dinsel kimliğiyle hedef alındığını gösteriyor.

Burada hukuki değerlendirmeyi tamamlayan asıl unsur, özel kasttır. Yani söz konusu fiillerin, korunan bir grubu tamamen veya kısmen yok etme amacıyla gerçekleştirilmiş olmasıdır. Bu kastı değerlendirirken yalnızca yöneticilerin kullandıkları ifadelere değil, alınan kararların bütününe, saldırıların kronolojisine, hedef alınan insanlara ve uygulanan yöntemlere bakmak gerekiyor.

Dersim'de bu unsurlar birbirini tamamlıyor.

Yıllar öncesinden başlayan dönüştürme politikaları, askerî hazırlıklar, silahsızlandırma, toplumsal önderlerin etkisiz hâle getirilmesi, buna rağmen devam eden kitlesel öldürmeler, sürgünler ve çocukların ailelerinden koparılması, aynı saldırı sürecinin parçaları olarak karşımıza çıkıyor.

Bütün bunlar, Dersim'deki saldırıların soykırım niteliğini ortaya koyan güçlü ve birbirini tamamlayan olgulardır.

Yalnız, bir hukuki ayrıntıyı da göz ardı etmemek gerekiyor. Soykırım suçunun oluşması için beş fiilin tamamı zorunlu olmadığı gibi, bunların tamamının gerçekleştiğini söylemek için de her birine ilişkin ayrı kanıt gerekir. Özellikle doğumları engellemeye yönelik tedbirler bakımından, ele aldığımız tanıklık ve belgeler diğer fiillerdeki açıklığı aynı ölçüde sağlamıyor.

Dolayısıyla Dersim'de soykırım suçunun bütün unsurlarının bulunduğu yönündeki değerlendirmemiz, beş fiilin tamamının mutlaka gerçekleştiği kabulüne değil; korunan gruba yönelik özel kastın ve bu kastla işlenen birden fazla soykırım fiilinin birlikte değerlendirilmesine dayanıyor.

Bu ayrım, Dersim'de yaşananların ağırlığını azaltmıyor. Aksine, hukuki değerlendirmenin sağlam bir zemine oturmasını sağlıyor.

Suçun adı konulmadan önce suç işlenebilir mi?

Bu noktada akla gelebilecek bir başka mesele de, soykırım kavramının 1937–1938 yıllarında henüz uluslararası bir sözleşmede tanımlanmamış olmasıdır.

Aslında burada oldukça basit bir mantık ilişkisi bulunuyor.

İnsanlık, tarih boyunca bazı fiillerin ağır sonuçlarını yaşamış, daha sonra bu fiilleri tanımlayan ve yasaklayan hukuk kuralları geliştirmiştir.

Bir fiilin hukuk metninde tanımlanması, o fiilin ilk defa o tarihte gerçekleştiği anlamına gelmez.

Soykırım kavramının 1940'lı yıllarda geliştirilmesi ve 1948 yılında uluslararası sözleşmeyle kabul edilmesi de böyledir.

Bu nedenle 1937–1938 yıllarında Dersim'de yaşananları, 1948'de kabul edilen tanımın maddi unsurları bakımından değerlendirmek mümkündür.

Burada 1948 Sözleşmesi'nin veya Roma Statüsü'nün geçmişe dönük ceza sorumluluğu doğurduğunu söylemiyoruz. Roma Statüsü'nün zaman bakımından yargı yetkisi zaten açık biçimde sınırlandırılmıştır.

Söylediğimiz şey, geçmişte gerçekleşmiş fiillerin, daha sonra hukuk dilinde açıkça tanımlanan bir suçun niteliğini taşıyabileceğidir.

Bu bakımdan Dersim'deki saldırıların soykırım niteliğini kabul etmek için, o tarihte Roma Statüsü'nün yürürlükte olmasını beklemek gerekmiyor.

Çünkü insanların öldürülmesi, çocukların ailelerinden koparılması ve bir topluluğun kimliği nedeniyle yok edilmeye çalışılması, bunları tanımlayan uluslararası sözleşmelerden önce de gerçekleşebilen fiillerdi.

Hukukun daha sonra yaptığı şey, bu fiillerin hangi şartlarda soykırım suçunu oluşturduğunu açıkça belirlemek oldu.

Dersim'de yaşananlar da bugün bu tanım çerçevesinde değerlendirildiğinde, karşımıza bir soykırım saldırısı çıkıyor.

Değişen iktidarlar, değişmeyen anlayış

Konya Barış ve Adalet Buluşması'nda üzerinde durulan önemli konulardan biri de farklı dönemlerde iktidara gelen siyasi kadroların değişmesine rağmen, insan haklarını ihlal eden bazı yönetim anlayışlarının devam edebilmesiydi.

Konuşmacılardan biri, İran'da Şah yönetimine karşı birlikte mücadele eden farklı siyasi ve toplumsal kesimlerin, yönetim değişikliğinden sonra bu kez yeni iktidarın baskılarıyla karşı karşıya kaldığını hatırlattı.

Benzer biçimde Türkiye'de de farklı dönemlerde, farklı siyasi ve ideolojik gerekçelerle insanların haklarının ortadan kaldırıldığını anlattı.

Bu değerlendirmeyi önemli buluyorum.

Çünkü bir kamu teşkilatının insan haklarına uygun davranıp davranmadığını belirleyen şey, onu yönetenlerin hangi ideolojiye veya inanca mensup olduğu değildir.

Belirleyici olan, kamu gücünün hangi ilkelere göre kullanıldığıdır.

Bir yönetim kendisini laik, milliyetçi, sosyalist, muhafazakâr veya dindar olarak tanımlayabilir. Ancak bu tanımlamaların hiçbiri, vatandaşların temel haklarının ortadan kaldırılmasını meşru hâle getirmez.

İnsan hakları, yöneticilerin dünya görüşüne göre değişen ayrıcalıklar değildir.

Bu nedenle geçmişte belirli bir ideoloji adına gerçekleştirilen hukuksuzlukları eleştirirken, bugün başka bir ideoloji adına gerçekleştirilen hukuksuzlukları görmezden gelemeyiz.

Aksi hâlde insan haklarını değil, kendi siyasi tercihlerimizi savunmuş oluruz.

Dersim'de yaşananlarla bugünkü KHK rejimi arasında gördüğüm zihinsel bağlantı da burada bulunuyor.

1930'lu yıllarda Dersim halkının etnik ve dinsel kimliği, onlara yönelik politikaların belirlenmesinde esas alındı. 15 Temmuz Olayı sonrasında ise Erdoğan rejimi, belirli kurumlarla, kişilerle veya topluluklarla ilişkilendirdiği insanlara yönelik geniş kapsamlı uygulamalar yürüttü.

Bir insanın hangi bankada hesabının bulunduğu, hangi okula çocuğunu gönderdiği, hangi derneğe üye olduğu veya kimlerle görüştüğü, onun hakkında verilen kararların belirleyici unsurları arasında yer aldı. Bu yaklaşımda insanın ne yaptığından ziyade, kimlerle ilişkilendirildiği önem kazandı.

Bir hukuk düzeninde ise suç ve ceza sorumluluğu şahsidir. İnsanlar, başkalarının fiillerinden veya bir toplulukla ilişkilendirilmelerinden dolayı cezalandırılamaz. Bu ilke ortadan kaldırıldığında, insanların hukuki statülerini belirleyen şey somut fiilleri olmaktan çıkar. Onların hangi kategoriye yerleştirildiği önem kazanmaya başlar.

Böylece önce bir topluluk tehdit olarak tanımlanır. Ardından bu toplulukla ilişkilendirilen insanlar hakkında olağan hukuk güvencelerinin uygulanmaması normalleştirilir.

Burada iki dönemde yaşananların aynı olduğunu söylemiyorum. İnsanların acılarını mukayese etmek veya farklı dönemlerdeki mağduriyetleri birbirine karşı kullanmak gibi bir maksadım da yok. Üzerinde durmak istediğim husus, insanları bireysel fiilleri yerine belirli bir toplulukla ilişkilendirerek hedef alma anlayışıdır.

Dersim'de bu anlayışın sonuçları arasında kitlesel öldürmeler, zorla yerinden etmeler ve çocukların ailelerinden koparılması bulunuyordu. KHK rejiminde ise kamu görevinden çıkarma, mesleki ve ekonomik dışlama, özgürlükten yoksun bırakma ve aile yaşamına uzanan ağır hak kayıpları bulunuyor.

Yöntemlerin ve hukuki nitelendirmelerin farklı olması, bunların arkasındaki topluca hedef alma anlayışını incelememize engel değil.

Elbette bu bağlantı, KHK rejiminde gerçekleşen her hukuksuzluğun kendiliğinden Roma Statüsü'nün 6. maddesi anlamında soykırım suçunu oluşturduğu sonucunu doğurmaz. Soykırım suçunun korunan grup ve özel kast unsurları ayrıca değerlendirilmelidir.

Ancak bir insan topluluğunun önce tehdit olarak tanımlanması, ardından o toplulukla ilişkilendirilen insanların bireysel haklarının topluca ortadan kaldırılması, her dönemde üzerinde durulması gereken bir zihniyet problemidir.

Çünkü bu yaklaşımın doğal sonucu, insanın kendi fiillerinden sorumlu bir hukuk öznesi olmaktan çıkarılmasıdır.

Böylece hukuk, insanları koruyan bir mekanizma olmaktan uzaklaşarak belirli topluluklara yönelik politikaların uygulanmasında kullanılan bir araca dönüşebilir.

Mağduriyetleri birbirinden ayıran duvarlar

Konya'daki toplantıda beni en çok düşündüren hususlardan biri de farklı toplulukların yaşadıkları mağduriyetleri birbirinden ayrı değerlendirme alışkanlığıydı.

Konuşmacılardan biri, yıllarca sosyalistlere ve Kürtlere terörist denildiğini, 2016'dan sonra ise daha önce kendisini kamu teşkilatıyla özdeşleştiren insanların da aynı suçlamalarla karşı karşıya kaldığını anlattı.

Bu anlatımda önemli bir toplumsal gerçeklik bulunuyor.

İnsanlar bazen kendilerine yönelmediği sürece bir hukuksuzluğun ne anlama geldiğini yeterince fark etmeyebiliyor.

Hatta geçmişte başkalarına yönelik uygulamaları haklı bulan insanlar, benzer yöntemler kendilerine yöneldiğinde, daha önce fark etmedikleri bir gerçekle karşılaşıyor.

Burada önemli olan, geçmişte kimin ne düşündüğünün hesabını sormak değil. Yaşananlardan ortak bir hukuk anlayışı çıkarabilmek.

Çünkü insan haklarının korunması, yalnızca kendi haklarımızı savunmamızla mümkün değil.

Bizimle aynı düşünmeyen, aynı inanca sahip olmayan, aynı dili konuşmayan insanların haklarını da aynı kararlılıkla savunabilmemiz gerekiyor.

Toplantıda kullanılan bir örnek bu meseleyi oldukça sade biçimde açıklıyordu.

Bir deprem olduğunu ve enkaz altında insanların kaldığını düşünelim. Kurtarma çalışması yapan bir insan, enkaz altındaki kişinin siyasi düşüncesini, dinini veya etnik kimliğini öğrenmeye çalışmaz.

Önce onu kurtarmaya çalışır. Çünkü karşısında yardıma ihtiyacı olan bir insan vardır. İnsan haklarına yaklaşımımızın da bundan farklı olmaması gerekiyor.

Dersim'de öldürülen insanların haklarını savunmak için Dersimli olmak gerekmiyor. Başörtüsü nedeniyle eğitim hakkından mahrum bırakılan kadınların haklarını savunmak için başörtülü olmak gerekmiyor. KHK rejiminin hedef aldığı insanların haklarını savunmak için aynı topluluğa mensup olmak gerekmiyor.

Bu insanların haklarını savunabilmek için insan haklarını herkes bakımından geçerli kabul etmek yeterli.

Ancak burada bir başka meseleyle karşılaşıyoruz.

Farklı topluluklar, kendi yaşadıkları haksızlıkları anlatırken bazen başkalarının yaşadıklarını dinlemekte zorlanabiliyor. Böylece her topluluk kendi mağduriyetinin çevresinde bir mücadele yürütüyor. Ortak bir hak mücadelesi oluşturmak güçleşiyor.

Oysa kamu gücünün hukuka aykırı kullanılmasına karşı mücadele eden insanların birbirlerinin haklarını tanıması, yalnızca dayanışma bakımından değil, gelecekte benzer saldırıların önlenmesi bakımından da önemli. Çünkü bir topluluğa yönelik hukuksuzluğu meşru kabul eden anlayış varlığını sürdürdükçe, aynı yöntemlerin başka topluluklara yönelmesi de mümkün hâle geliyor.

Affedilmek değil, hakların tanınması

Konya'daki toplantıda üzerinde durulan bir başka önemli husus, hakların iadesi ile af arasındaki farktı. Konuşmacılardan biri, hukuksuz biçimde kamu görevinden çıkarılan insanların af talep etmediğini, kendilerine ait olan hakların iadesini istediğini ifade etti. Bu ayrımı son derece önemli buluyorum.

Çünkü af, kural olarak işlenmiş bir suç veya verilmiş bir ceza üzerinden tartışılır. Oysa ortada hukuken geçerli bir suç veya ceza sorumluluğu bulunmuyorsa, insanların haklarını geri alabilmek için affedilmeleri gerektiği düşüncesi başlı başına sorunludur.

Benzer bir yaklaşımı geçmişteki ağır insan hakları saldırıları bakımından da görüyoruz.

Bir insan topluluğuna yönelik hukuksuzluklarla yüzleşmek, yalnızca mağdurlardan özür dilemek veya onların acılarını kabul etmekten ibaret değildir. Öncelikle ne yaşandığının doğru biçimde ortaya konulması gerekir. Ardından bu fiillerin hangi kararlarla, hangi kurumlar aracılığıyla ve hangi sorumluluklar altında gerçekleştirildiğinin belirlenmesi gerekir. Çünkü hukuki sorumluluğun yerine yalnızca merhameti koyduğumuzda, hak sahibi insanları yöneticilerin iyi niyetine bağımlı hâle getirmiş oluruz. Oysa insan hakları, yöneticilerin merhametine bırakılabilecek konular değildir.

Dersim'de öldürülen insanların, ailelerinden koparılan çocukların ve sürgüne gönderilen ailelerin hakları da böyle değerlendirilmelidir. Aynı şekilde bugün KHK rejiminin hedef aldığı insanların hakları da. Burada temel mesele, yöneticilerin kimi affetmek istediği değil, hangi hakların hangi fiillerle ortadan kaldırıldığı ve bu hakların nasıl güvence altına alınacağıdır.

Birbirimizin hikâyesini dinleyebilmek

Konya Barış ve Adalet Buluşması'nın belki de en anlamlı yönü, farklı topluluklardan insanların aynı ortamda birbirlerinin yaşadıklarını dinlemesiydi. Toplantıda hasta tutukluların yaşadıkları anlatıldı. Kamu görevinden çıkarılan insanların karşılaştıkları ağır sonuçlardan söz edildi. Çocuklarını kaybeden, yakınlarını cezaevlerinde bekleyen, yıllarca adalet arayan anneler konuştu.

Özellikle Abdullah Tırpan'ın sağlık durumuna ilişkin anlatılanlar, kamu gücünün insan hayatı üzerindeki sorumluluğunu yeniden düşünmemizi gerektiriyor. Yetmiş üç yaşındaki hasta bir insanın cezaevinde tutulmaya devam edilmesi, ağırlaşan enfeksiyon nedeniyle bacağının kesilmesi ve ailesinin yaşadığı çaresizlik, yalnızca o insanın ve ailesinin meselesi olarak görülemez. Çünkü insan haklarının korunması, kamu gücünü kullananların herkese karşı yerine getirmesi gereken bir yükümlülüktür.

Toplantıda söz alan annelerin anlattıkları da bu bakımdan önemliydi. Kimi çocuğunu kaybetmişti, kimi çocuğunun kemiklerini arıyordu, kimi cezaevindeki evladına kavuşmayı bekliyordu. Her birinin yaşadığı hadise farklıydı. Ancak hepsi çocuklarının hayatını, güvenliğini ve haklarını korumak istiyordu. Dersim'de çocuklarından koparılan annelerin yaşadıklarını dinlerken de aynı insani gerçekle karşılaşıyoruz. Bir annenin çocuğunu araması, hangi topluluğa mensup olduğuna göre farklı bir anlam taşımıyor. Bu nedenle acıları birbirleriyle mukayese etmenin veya hangisinin daha ağır olduğunu tartışmanın herhangi bir anlamı bulunmuyor. Önemli olan, her bir insanın yaşadığını kendi gerçekliği içerisinde kabul edebilmek ve o insanın hakkını savunabilmek.

Toplantıda dile getirilen düşüncelerden biri, insanların önce kendi hikâyelerini anlatması, ardından kendi hikâyelerini bir kenara bırakarak karşılarındaki insanın hikâyesini dinlemesi gerektiğiydi. Bence bu yaklaşım, Anadolu'da birlikte yaşamanın en önemli şartlarından biri. Çünkü birbirimizi dinlemeden birbirimizi anlamamız, birbirimizi anlamadan da ortak bir hukuk ve vatandaşlık anlayışı geliştirmemiz oldukça güç.

Anadolu'nun geleceği üzerine

Anadolu, yüzyıllar boyunca farklı dillerin, inançların ve kültürlerin birlikte yaşadığı bir coğrafya oldu. Bu çeşitlilik, toplumun ortadan kaldırılması gereken bir sorunu değil, tarihsel ve kültürel gerçekliğidir. Ancak modern dönemde uygulanan bazı politikalar, bu çeşitliliği korumak yerine toplumu tek bir kimlik altında birleştirmeyi hedefledi. Dersim'de yaşananlar, bu anlayışın hangi sonuçlara ulaşabildiğini gösteren en ağır örneklerden biridir.

Bugün üzerinde düşünmemiz gereken mesele, geçmişte hangi topluluğun ne kadar acı çektiğini belirlemekten ziyade, farklı kimliklerin eşit haklarla birlikte yaşayabileceği bir kamu düzeninin nasıl kurulacağıdır.

Konya'daki toplantıda farklı topluluklardan insanların bir araya gelmesi, bu bakımdan önemli bir örnek oluşturuyor. Çünkü insanlar aynı siyasi düşünceye, aynı inanca veya aynı toplumsal geçmişe sahip olmadan da ortak bir hukuk anlayışında buluşabilirler. Bunun için herkesin birbirine benzemesi gerekmiyor. Aksine, insanların farklılıklarını koruyarak eşit haklara sahip olabilmesi gerekiyor. Bu düşünceyi devlet-vatandaş ilişkisi bakımından değerlendirdiğimizde, kamu teşkilatının temel görevi daha açık biçimde ortaya çıkıyor.

Kamu teşkilatı, vatandaşları belirli bir kimliğe uygun hâle getirmek için değil, farklı kimliklere sahip vatandaşların haklarını eşit biçimde korumak için vardır. Bu ilke yalnızca anayasalarda yazılı kaldığında yeterli olmuyor. Kamu gücünün kullanıldığı her alanda uygulanması gerekiyor. Bir insanın dili, inancı, düşüncesi veya ilişkilendirildiği topluluk, onun temel haklardan yararlanıp yararlanamayacağını belirlememeli. Bir insanın suç işleyip işlemediği de ancak bireysel fiilleri ve hukuka uygun deliller üzerinden değerlendirilmeli. Bunlar, birlikte yaşamanın en temel şartlarıdır.

Sonuç: Dersim bize ne anlatıyor?

Dersim'de yaşananları anlamak için yalnızca 1937 ve 1938 yıllarında gerçekleşen askerî harekâtlara bakmak yeterli değil. Daha önce hazırlanan raporlara, çıkarılan kanunlara, alınan kararlara ve bu kararların arkasındaki toplumsal anlayışa da bakmak gerekiyor. Çünkü Dersim'de yaşananlar, bir anda ortaya çıkmış olaylar değildi.

Önce bir topluluğun kimliği sorun olarak görüldü. Ardından bu topluluğu dönüştürmeye yönelik politikalar geliştirildi. Bu politikaların uygulanması için hukuki, idari ve askerî hazırlıklar yapıldı. Sonrasında insanlar öldürüldü, köyler yok edildi, aileler sürgüne gönderildi ve çocuklar ailelerinden koparıldı.

Bu kronoloji, saldırıların yalnızca belirli suçların cezalandırılması veya belirli tehlikelerin önlenmesi amacıyla gerçekleştirilmediğini gösteriyor.

Burada bir insan topluluğunun varlığına yönelmiş, önceden hazırlanmış ve farklı yöntemlerle uygulanmış bir saldırı süreci bulunuyor.

Bugün Roma Statüsü'nün 6. maddesinde tanımlanan soykırım suçunun unsurlarını bu süreçle birlikte değerlendirdiğimizde, Dersim'de yaşananların soykırım niteliği açık biçimde ortaya çıkıyor.

Bu değerlendirmeyi yapabilmek için 1948 Soykırım Sözleşmesi'nin veya 1998 Roma Statüsü'nün 1937–1938 yıllarında yürürlükte olması gerekmiyor. Çünkü sözleşmelerin kabul tarihleri, geçmişte gerçekleşmiş fiillerin maddi gerçekliğini değiştirmiyor.

Ancak Dersim'den çıkarılması gereken ders, yalnızca geçmişte yaşananların hukuki adını belirlemekle sınırlı olmamalı.

Asıl üzerinde düşünmemiz gereken mesele, bu saldırıları mümkün kılan zihniyetin nasıl oluştuğu ve hangi şartlarda kamu politikalarına dönüşebildiğidir. Konya Barış ve Adalet Buluşması'nda farklı topluluklardan insanların anlattıkları, bu bakımdan önemli bir gerçeği yeniden hatırlatıyor. Kamu gücünün belirli bir kimliği, inancı veya düşünceyi esas alarak kullanılması, farklı dönemlerde farklı toplulukların haklarını hedef alabiliyor. Yöneticilerin değişmesi, bu anlayışın kendiliğinden ortadan kalkmasını sağlamıyor.

Bu nedenle yalnızca belirli bir iktidarın uygulamalarına karşı çıkmak yeterli değil. Kamu gücünün insan haklarına aykırı kullanılmasını mümkün kılan anlayışı da değiştirmek gerekiyor. Bunun yolu ise farklı toplulukların birbirlerinin yaşadıklarını dinlemesinden, birbirlerinin haklarını tanımasından ve ortak bir hukuk anlayışında buluşmasından geçiyor.

Dersim'de öldürülen insanların, ailelerinden koparılan çocukların ve sürgüne gönderilen ailelerin yaşadıklarını anlamak, bugün başka topluluklara yönelen hukuksuzlukları görmemize de yardımcı olabilir.

Aynı şekilde bugün yaşanan hukuksuzluklara karşı çıkmak, geçmişte başka insanlara yapılanları görmezden gelmemizi gerektirmiyor. Aksine, insan haklarını herkes bakımından geçerli kabul etmemizi gerektiriyor. Bana kalırsa Anadolu'nun geleceği açısından ihtiyaç duyduğumuz en önemli değişim de budur.

Devleti kutsallaştıran, vatandaşları belirli bir kimliğe göre sınıflandıran ve kamu gücünü bu sınıflandırmanın aracı hâline getiren anlayışın yerine; insanı ve haklarını esas alan, farklılıkları koruyan, kamu teşkilatını vatandaşın hizmetinde gören bir anlayışı yerleştirmemiz gerekiyor.

Böyle bir değişim, yalnızca geçmişte yaşananlarla yüzleşmemizi sağlamaz. Gelecekte benzer saldırıların önlenmesi için de gerekli zemini oluşturur.

Çünkü Dersim'de yaşananları anlamanın asıl değeri, yalnızca geçmişin doğru anlatılmasında değil, o geçmişten öğrendiklerimizin bugünün ve geleceğin insanlarına sağlayacağı güvencelerde bulunuyor.

Neticede mesele, Dersim'de ne yaşandığını öğrenmek kadar, Dersim'de yaşananların nasıl mümkün olduğunu anlamak ve aynı zihniyetin bir daha hiçbir insan topluluğuna yönelmemesini sağlamaktır.

Anadolu’nun ve insanlığın tüm renklerinin birbiriyle kucaklaştığı bir medeniyete kavuşma umuduyla…

Hüseyin Demirtaş


[1] https://youtu.be/TSR2DKW-9OM?si=AQWMQLIgRS1HyTTk

[2] Tertele, Dersim’de konuşulan Kırmancki/Zazaca dilinde toplumsal kırım, büyük yıkım ve yok oluş anlamlarını taşıyan bir kavramdır. Dersimliler, bu kavramı özellikle 1937–1938 yıllarında dönemin rejiminin kendi vatandaşlarına yönelik gerçekleştirdiği kitlesel öldürmeleri, zorunlu sürgünleri, yerleşim yerlerinin tahribini, ailelerin parçalanmasını ve çocukların ailelerinden koparılmasını kapsayan saldırı sürecini tanımlamak için kullanmaktadır. Dersim Tertelesi, 1937–1938 askerî harekâtlarıyla sınırlı olmayan; öncesindeki hazırlık politikalarını ve sonrasındaki zorunlu iskân ve asimilasyon uygulamalarını da içeren tarihsel bir süreç olarak değerlendirilmektedir. Dersimli kurumlar, 4 Mayıs 1937 tarihli Bakanlar Kurulunun “tenkil” kararını esas alarak 4 Mayıs’ı Dersim Tertelesi'ni Anma Günü olarak kabul etmişlerdir. Dersim toplumunun bu adlandırması, yapılanların bir isyan bastırma harekâtı değil, bir insan grubunun varlığına yönelmiş soykırım saldırısı olarak tanımlanmasını ifade etmektedir.


[3] https://www.youtube.com/watch?v=Et89I2N6WfQ

[4] https://t24.com.tr/gundem/dersim-38de-zorla-kaybedilen-sakine-ve-semsinin-izinde-88-yil-dort-gedik,1319769?_t=1793526890474