Sözcüklerin ses, anlam ve imge (hayal) gücüyle yeniden biçimlendirildiği kadim sanat dalıdır şiir.
Sanat, o, Gilles Deleuze’ün, “Sanat direnendir, ölüme, köleliğe, alçaklığa, utanca direnir”…
Theodor Ludwig Wiesengrund Adorno’nun, “Sanatın bugünkü görevi, düzene kaos getirmektir”...
Ruhi Su’nun, “Sanat bir yoldaşlık işidir, yalnızca kendin için değil, tüm insanlar için yaparsın”…
Kurt Vonnegut’un, “Sanata yönelin. Şaka yapmıyorum. Sanat, geçim sağlamak için bir yol değildir. Hayatın katlanılabilir kılınmasının çok insani bir yoludur”…
Lewis Hyde’nin, “Sanatın gerçek değeri piyasa fiyatında değil, bir toplumun paylaşılan değerlerini ve inançlarını iletme yeteneğinde yatar”...
Giorgio de Chirico’nun, “Sanat, bilinmeyene olan yolculuktur”…
Ernst Hans Josef Gombrich’in, “Sanatın amacı, gerçeği tam olarak taklit etmek değil, onu yorumlamak ve yeniden oluşturmaktır; bu da izleyicinin katılımını gerektirir”…
Virginia Woolf’un, “Sanat, stres zamanlarında terk edilen ilk lükstür ve sanatçı ise acı çeken ilk işçidir”...
Karl Marx’ın, “Sanat eserlerini üretmek ve onlardan keyif almak bizi daha bütünlüklü insanlar hâline getirir,”[2] diye betimledikleri iken; en çok da 1918’de ‘Şimdi Ne Yapılmalı’ anketine Alexander Blok’un verdiği, “Ben bir sanatçıyım, dolayısıyla liberal değilim,” yanıtıdır!
Evet, bir düş dünyasıdır şiir. Düş görmek insan(lık)ın bir ihtiyaç duyduğu bir “olmazsa olmaz”lık hâlidir ki, şairi toplumsal acıların, umutların ifade ve itirazına mahkûm eder.
Söz konusu hâliyle şiirin gücü “gayr-ı meşru” olması yanında, “Mutluluğun şiiri yazılamaz” vurgusunda ve “Şiir, eğlence niteliğini hiç taşımayan bir sanat… Asi bir sanat...” ifadesindedir Cemal Süreya’nın.
Kolay mı?
“Şiir yalnızca var olarak dahi ütopyacı bir işlevi yerine getirir; emeğe, baskıya ve sorumluluklara daha az esir olacak bir hayat formunun varlığını teyit eder.”[3]
“Ne dediniz”? “Mısra işlevini yitirdi” mi? “Şiir çıkmazda” mı?
Çıkmazda olan, insan(lık)tır. Ancak bu hâl, şiir ve insan(lık) için yeni bir olanaktır.
Paul Valery’nin, “Şiirin anlamı, şairin içinden geçen anlaşılabilir, olabilir olayları okura aktarmak değildir. İstenilen, okurda bir ruh hâli yaratmaktır,” diye betimlediği bu hâli, değerlendirebilir miyiz?
Meseleyi böyle tarif ederken ekleyelim: Şiir olağanüstü vuruculuğu ve uyarıcılığı ile dün-bugün-gelecek çizgisidir.
“Şiirler -eğer yaşama yetileri varsa- yaşamak konusunda çok dayanıklı, çok yeteneklidirler, en derinlere işleyen işlemleri atlatabilirler.”[4]
“Bazılarının sandığı gibi mısralar duyguların değil, yaşanmış deneylerin sonucudur. Tek bir mısra yazmak için birçok şehri, insanı ve nesneyi görmüş olmak, hayvanları tanımak, kuşların nasıl uçtuğunu duymak ve sabahları çiçeklerin açılırken nasıl titrediğini öğrenmek gerekir.”[5]
Çünkü “Tarihsel bir delikanlıdır şiir,” vurgusundaki üzere Ece Ayhan’ın, “Şiir bilgidir, kurtuluştur, güç ve terk ediştir. Dünyayı değiştirebilecek güçte bir eylemdir şiir. Doğası gereği devrimcidir. Ruhun eğitilmesi ve içsel özgürlüğün yoludur. Şiir bu dünyaya anlam kazandırır, onu yüceltir; bir başkasını yaratır. Şiir ayırır, birleştirir. Yolculuğa davet, yuvaya geri dönüştür.”[6]
Evet, şiir yaşadığı toplumun, dünyanın bir parçası ve hakikâti arama ve savunma cüretidir.
Ahmet Telli’nin, “İnsana en çok şiir yakışıyor./ Sonra yeryüzüne yağmur./ Gökyüzüne mavi,” dizelerindeki şiiri gerçekten, gerçeği şiirden ayırmak mümkün değildir.
Ve nihayet Maksim Gorki’nin, “Bilim aklın şiiridir; şiir de yüreğin bilimidir”; Manoel de Barros’un, “Şiir, deliliğin bir sağduyuculuk olduğunu söyleyebileceğimiz yerdir,” dedikleri şeydir o…
Coğrafyamızda divan edebiyatı döneminde yapıtlarıyla ilk kadın şairlerden Zeynep Hatun ve Mihrî Hatun’dan 1 Mayıs’ın işçi ozanı Yaşar Nezihe’ye uzanan güzergâhta Ah, kimselerin vakti yok/ Durup ince şeyleri anlamaya.” “yitirmeli ne varsa/ başlamalı yeniden...” dizeleriyle Gülten Akın ya da “Satın alınmış düşleri, bıkıp fırlattığınızda/ Ardınıza bakmayın/ Oradayım.” “İnsanın insandan korkmasına karşıyım/ İşte bunun içindir/ Bütün yazıp/ Altına imza attıklarım,” diyen Sennur Sezer ve “çocuktuk./ ve/ çocukken vuruldu birçoğumuz./ onun içindir ki/ hâlen/ genç bir isyandır/ öfkemiz,” çığlığına Duygu Özay’ın…
Ve bir de “Yaralarım aşktandır”, “Rüzgâr bizi sürükleyecek”, “Su gibi kendi çukurunda kuruyabilir insan,” diyenlerdendi XX. yüzyılda İran’da yetişmiş en önemli şair idi Füruğ Ferruhzad:
“Âh, bir güvercin gibi kanatlarım olsaydı/ Uçar ve huzurlu olurdum/ Çünkü şiddeti ve kavgaları gördüm/ Bu dünyada çok acı çektim”…
“Dudaklarıma suskunluk kilidi vurma/ Söylenmemiş hikâyem var gönlümde,” dizelerindeki kadın duyarlılığıyla…
Kapitalist yabancılaşmanın kötürümleştirdiği bir dehşet dünyasındayız; Cemal Süreya’ya, “Bana ne kaç dil bildiğinden/ İnsanlığın nasıl,/ yürekçen iyi mi?”
“Dilsizdir benim acılarım,/ konuşmazlar kimseyle./ Sadece benim canımı acıtırlar,/ hiç hak etmediğim hâlde”…
“Bir gemi bembeyaz teniyle açıklarda/ Güverteleri uçtan uca orman;/ Aldım çiçeğimi şurama bastım/ Bastım ki yalnızlığımmış,” dizelerini kaleme aldırtan…
Evet tam da böylesi bir tabloda Behçet Necatigil’in, “Şu dünyada insanca yaşamak da/ yoksa,/ Ne kalıyor geriye yüzyıllardan!?” sorusu anlamsız olabilir miydi ki!
Elbette ol(a)mazdı; “rüzgâra karşı kalem oynatır hayatım/ damla damla büyür beyninde bir gül/ bir şiirdir ve hiç de kötü değildir/ dizeleri birbirine iteleyerek geçer,” Ahmet Erhan’ın mısralarındaki anlamlı direnç ile.
Şimdi burada Enis Batur’un, “Aslında/ Aranılan bir kelime: anlam/ Ortadayken anlamlandıramıyoruz onu,” dizelerini anımsayın, her şeyi daha net kavramak için.
Çünkü şiir, yaşama daima umutla, çocuksu bir duyarlılıkla bakarak, itiraz etmektir; “Bereket versin/ Gökyüzünün tapusu yok,/ Herkes bakabilir./ Bulutlara kimse el koyamaz/ Hayal kurma hürriyeti var...” “Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan...” diyen Cahit Sıtkı Tarancı gibi.
Burada derin bir nefes alıp Ece Ayhan’a kulak verin: “Mülkiyet hırsızlıktır. Bu cumhuriyet emlak cumhuriyetidir. Ne düşüncemin ne de şiirimin iktidar olmasını istemem. Ben insanın peşindeyim.
Biletim bitiyor, karşıya geçemiyorum. Emekli maaşım yok, sigortam yok. Konserlere, davetlere gidemiyorum. Sinema günleri için bir arkadaşım para gönderdi, bazen, kırk yılda bir böyle şeyler oluyor. Elde etmek için bir şey yapmam. Kuyruğunu dik tutmak diye bir deyim var ya.
Cemal Süreya milyarder olabilirdi. Milletvekili olabilirdi. Neden olmadı? Düşünmek lazım. İlla ki bizim gibi yaşamak gerekmiyor ama mekanizmayı da anlamak lazım.
Anadolu Ortaçağı. İşte tam da burada duruyoruz. Bu toplumun insan toplumu olduğu konusunda kuşkularım var, güvenmiyorum, tam anlamıyla kötülük toplumu. Kötülük için toplanıyor ama iyilik için toplanmıyor.
Asi adam, hırçın adam, tepen adam, genel geçerliliğini iliştirmek isterler bana bunu biliyorum... Zokayı yutmayacaksın, kül yutmayacaksın. Örülen bu çemberi kırmak için her şeyi yapacağız.
Bu toplumdan, bu tarihten olmaktansa doğal bir adam olmayı seçiyorum ben. 1940 Ekim’inde Çanakkale’den İstanbul’a gelmişiz. Karartma geceleri. İstanbul, Sirkeci benim şiirlerimin başkenti olacaktır doğallıkla. Soluk alıp verdiğini gerçekten duyduğum tek kent İstanbul. Eski ve yeni İstanbul’un kimseyi dinlemezliğini seviyorum, başkaldırışını seviyorum, direnmesini seviyorum.
Gözüm arkada kalmaz. Söyleyeceklerimi söyledim.”
“Bilirim yarın diye bir şey var/ çeliğin su katılmamış yanı/ ırmakların geçilecek, fırtınaların dinecek,” diye boşuna dememiştir Behçet Aysan.
Ve Leonard Cohen hatırlatır “umutsuzlar”a: “Hâlâ çalabilen zilleri çalın;/ Kusursuzluğu unutun.../ Her şeyde bir çatlak var./ Işık işte böyle sızar.”
Çünkü vazgeçerek diz çöküp, teslim olmazsa tükenmez hiçbir şey; dizelerindeki üzere Haydar Ergülen’in: “Sonra her şey geçmedi./ Sonra her şey geçmez kolayca./ Herkes kalanıyla yaşar,/ Kendinden geriye ne bıraktıysa...”
“Çarptıkça yüreğimiz/ Savunacağız biz/ Güneşi havayı suyu ve insanı,” mısralarındaki gibi Hasan İzzettin Dinamo’nun.
Çünkü onlar “Gidiyorlar!/ Atları, terkileri,/ Göğüslerinde gümüş köstekleri yoktur./ Gidiyorlar!/Baş açık, yalın ayak, ardı arkasına/ Ümitten gayri ekmekleri yoktur,” diye açıklar durumu Enver Gökçe.
Ekler içim(iz)i titretircesine Fazıl Hüsnü Dağlarca: “Söyle sevda içinde türkümüzü,/ Aç bembeyaz bir yelken/ Neden herkes güzel olmaz,/ Yaşamak bu kadar güzelken?”
Ve bir de “Ekmeği konuşalım,/ sonra barışı.../ Üstüne bir de çocukları öpelim olmuşken tam/ olsun,” dizeleriyle Çetin Akyıl.
Nihayetinde özgürlük duygusunun/ duruşunun direncini duy(uyur)mak, hisset(tir)mek hâlidir şiir.
Burada sahte parlaklığın baştan çıkarıcılığına yer yoktur. Çünkü orada şiirin ateşi sizi yavaş yavaş sarar; nitelikli yalınlığıyla. Sarar ve kavurur…
Hatırlayın! ‘Şiir Günü Bildirisi’nde ne demişti Cevat Çapan: “Bir yandan ezenleri, ezilenleri; öbür yandan geceleri yıldızları, kokuları, tepeden tırnağa çiçek açmış ağaçlarıyla insanı deli eden bu dünyayı düşünerek katılacak bu kutlamaya. Özgürlük ve dayanışma özlemi içinde, bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine yaşamaya bir çağrı olduğunu düşünecekler şiirin.”[7]
O hâlde haykıralım Arkadaş Zekai Özger’ce: “Kalbim! Sen varsın./ Sen tökezleyen bir şarkı değilsin./ Ne de uzun, yanık havalı türkü./ Sen kendinin ezgisisin./ Yırt öfkenin sabredilmez dağarcığını./ Dağılan, saçılan ne varsa hepsi senindir.”
Toparlayalım Nevzat Çelik’le: “ölmek nedir/ yaşadım diyebilmektir/ ya yaşamak/ ölebilmektir çırılçıplak/ orta yerinde yaşamın”…
Ekleyelim Can Yücel’den: “Gökte bir yıldız kayarsa eğer/ Sen yıldızı tut çocuk./ Umut dile, sevgi dile, barış dile”…
Öyleyse sonlayalım artık Adnan Yücel’in dizeleri ile: “Ve sorsunlar/ Anlamı nedir diye yaşamanın/ Her yerde tükendiği bir anda umudun/ Umudu çelik çelik donanmanın/ Mutlaka bir anlamı vardır böyle yaşamanın”…
“Varsın eylül vurmuş olsun bahçeleri/ Bağlar bozulmuş olsun/ Yine hiç durmadan sevinçleri topla sen/ Geçtiğin yerlerdeki çocuk gülüşlerinden”...
8 Eylül 2026 16:43:02, İstanbul.
*N O T L A R*
[1] Şükrü Erbaş.
[2] aktaran: S. S. Prawer, Karl Marx ve Dünya Edebiyatı, çev: Ezgi Kaya-Selin Dingiloğlu, Yordam Kitap, 2007.
[3] Terry Eagleton, Şiir Nasıl Okunur, çev: Kaya Genç, Agora Kitaplığı, 2011.
[4] Bertolt Brecht, “Şiir Akıldan Korkmalıdır”, 14 Temmuz 2008… cafrande.org/sair-akildan-korkmamalidir-bertolt-brecht/
[5] Rainer Maria Rilke, Şiir Nasıl Doğar, çev: Suut Kemal Yetkin, Türk Dili: X, No: 113, Şubat 1961.
[6] Octavio Paz, “Şiir ve Şiirsel Eylem”, 23 Ekim 2019… https://www.izdiham.com/octavio-paz-siir-ve-siirsel-eylem/
[7] aktaran: Doğan Hızlan, “İyi Bir Şair, İyi Bir Şiir Çevirmeni”, Hürriyet, 21 Eylül 2017, s.22.

Okur Yorumları (0)
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.