Sürdürülemez kapitalizmin semptomu olarak “Uygarlık Krizi”, devasa bir insan(lık) bunalımı ya da çürüme/ çöküş gerçeğini devreye soktu.

Kolay mı?

George Orwell’in, “Doğmak, evlenmek, doğurmak, çalışmak ve ölmekle meşguldü hepsi… Eğer maaşınız sadece yemek ve uyumak için yeterliyse, bu bir iş değildir; eskiden buna kölelik derlerdi,” diye tarif ettiği bir tablodur sözünü ettiğimiz!

İtaat kültürü insan(lığımız)ı yok ediyorken; egemenlerin empoze ettiği aptallığın gücünü küçümsememek gerek.

Malum: Sınıflı sömürü koşullarında insan(lar) bilgisiz doğar, ancak aptal değillerdir. Ama eğitilerek aptallaştırılırlar. Özetle insan(lar)ın “kader” dediği şey, kendi aptallıklarıdır!

Kaldı ki ücretli kölelikte düşünmek kadar insan(lar)ı korkutan hiçbir şey olmadığı gibi, kapitalizmin yabancılaştırdığı insan(lar)ın da hiçbir şeyi anlamaya vakti yoktur.

Sömürücü zorbalık, insan(lık)ın gelişmesini engeller; teslim olmuşlara doğruyu anlatmak da zordur.

Tam da bunun için özgürce düşünüp davranmayan insan(lık) her zaman başkalarının kölesidir. Bu nedenle dünyanın en büyük zindanı, düşünmeyen insan(lık)ın kafasının içidir!

Evet, “etliye sütlüye karışmayan” ya da bunu göze almayan insan(lık)ın hâli otizmi andırır; iktidar da sürüleştirilmiş insan(lar)dan beslenip, onların otizmiyle güçlenip, korkuyu toplumsallaştırır.

Unutulmasın: Korku insanı ölümden daha fazla öldürürken; insanların çoğu yaşamaz; sadece vardır. Korku insanı işe yaramaz hâle getirir.

Korkusuz doğan insan(lık)a korku, iktidar tarafından zorla “öğretilir”ken; korkuyla önce hayaller ölür...

Yani sömürme/ sömürülme ilişkisi insan(lık)ı insan olmaktan çıkartır. İnsan(lık)ı delirttikten sonra, ondan akıllı olmasını bekleyemezsiniz.

Tam da burada hatırlatmadan geçmeyelim: Yaşam insan(lık)ın cesareti oranında daralır ya da genişler.

Yaşamımızın sınırlarını cesaretimiz çizerken Andrey Tarkovski, “Dürüst insanlar hiç zengin olamazlar, zengin insanlar da dürüst”…

Max Weber, “Kapitalistler, sığırı sıkıp mum yağı, insanı sıkıp para çıkartırlar”…

İvan Turgenyev, “Bencil insan, tek başına kalmış meyvesiz bir ağaç gibi kurur gider,” der ve sorar Pierre Joseph Proudhon, “İnsanın insan üzerindeki otoritesi hak mıdır?”

Söz konusu hâlde dünyayı şirketler değil, insan(lık) oluştururken; kapitalizm insan(lık)ın var olma hakkını çarmıha geriyor.

Sadece metanın fiyatı bilip, değerinden habersiz yığınla insana devasa bir kimsesizlik, çaresizlik sunuyor kapitalizm!

En önemlisi de insan(lık)ı mahveden soru(n)ların kaynağının özel mülkiyetten kaynaklandığı gerçeğini gölgelerken; alışkanlıkları da duyarsızlaştırır insan(lık)ı.

Az düşünen insan(lık), çok konuşur; paranın her şey olduğu yerde insan hiçtir. Muhtaç insan(lar), özgür değildir.

Şüphe yok: İnsan olmak, kapitalizmin kurallarına uyum sağla(ya)maz. İnsan(lık) iktidarın değil, vicdanının sesini dinlemelidir.

Yüzünü güneşe çeviren insan(lık), gölge görmez. Ve insan(lık) susarlarsa, hiçbir şey değişmez.

Çünkü Jean Baudrillard’ın, “Alet yapan insan yaptığı aletin kölesine dönüştü”…

Friedrich Engels’in, “İnsanın kendi icadı olan paraya köle olması yanlış”…

Albert Camus’nün, “Merhamet faydasız olunca, insan ondan bıkar usanır”…

Ulus Baker’in, “İnsanlarını hapse tıkan bir ülkenin kendisi hapishanedir”…

Éric Hoffer’in, “İnsanları adaletsizliğe karşı sabırlı olmaya, onu reddetmeden; yoksullukla yetinmeye, ona karşı savaşmadan; ve gerçeklikten memnun olmaya, onu değiştirmeye çalışmadan yönlendiren ideoloji, halkın afyonudur”…

Henry David Thoreau’nun, “İnsanlığın büyük bölümü, sessiz bir çaresizlik içinde yaşar”…

Georg Wilhelm Friedrich Hegel’in, “Birinin köle olması kendi iradesinde yatar, tıpkı bir halkın boyun eğdirilmesinin de onun iradesinde yatması gibi. Bu nedenle, yalnızca boyun eğdiren veya köleleştiren kişide değil, boyun eğdirilen veya köleleştirilen kişide de adaletsizlik vardır,” ifadelerindeki üzere insan(lık)ın -nihai kertede- gerçeklerden kaçması imkânsızdır.

Yeter ki gelecek düşlerimizi küçümseyip, aşağılayanlara boyun eğmeyelim.


“İyi de ne yapmalı” mı?

Yanıt; Theodor Ludwig Wiesengrund Adorno’nun, “Güçlüklerle ancak onların gözünün içine bakarak uğraşabiliriz”…

Murathan Mungan’ın, “Alçalan insanların yükselen değerlerinden uzak duruyorum”…

Jean-Paul Sartre’ın, “İnsanların ne olduklarıyla değil, ne olabilecekleriyle ilgilenirim”…

Sokrates’in, “Bir şeyleri değiştirmek isteyen insan önce kendisinden başlamalıdır”…

Lev Tolstoy’un, “İnsanı bedenen ameliyat etmek için uyutmak, ruhen ameliyat etmek için ise uyandırmak gerekir,” satırlarında…

Bir de İnsan(lar)ın egoist olmayıp, “Kurtuluş yok tek başına” diyerek yaşamasında.

Ayrıca zamanın hiç bir şeyi değiştirmeyip, değişimi sağlayanın insan(lar) olduğunun “es” geçilmemesinde.

İnsan(lar)ın dünyayı değiştirdikçe öğrenerek, alçak gönüllü ve örgütlü olmasında. Ya da insan(lık) olması gerektiği gibi yaşamazsa, olduğu gibi düşünmeye alış(tırıl)dığının bilinmesinde.

Sınıflı-sömürücü toplumlarda yaşamak için bir nedeni olan insan, her türlü “nasıl”a, zulme göğüs gererken; asıl trajedi insanın ölümü değil, onun nasıl yaşamaya mahkûm edildiğindedir.

Tam da bunun için sadece söylediklerinden değil, sustuklarından da sorumludur insan(lık).

Oysa soru(n)ları dillendiren, itiraz edip, harekete geçen biri olmak insan(lık)ın vazgeçilmeziyken; hiçbir şey yapmayan insan hata da yapmaz; tamam! Ancak özgürlüğe en büyük tehdidin eylemsiz insan(lık) olduğu unutulmamalıdır.

“Zayıf insan”lar birleşince güçlü olur; olması gereken şeyler de, insan(lık)a altın tepsilerde sunulmaz; onun mimarı insan(lık) eylemdir.

Bunun için i nsan(lık) kendine kör olmamalı, yabancılaşmamalı ve eyleyerek bilmelidir.

Çok şey bilip de, az şey yapan, eyleme sırt dönen insan(lar)dan uzak durarak; putunu kendi yapıp, kendi tapmamalı ve de teninin rengi ne olursa olsun herkes insandır, eşittir noktasında durabilmelidir.

Hâlâ “Ne yapmalı” mı?

Özetin özeti insan(lık), cüret ettiği an özgür olur.


O hâlde olması gereken için talebimize -Gerardo Gatti’nin, “Yoldaşın Tanımları”ndaki (1975) üzere-gelince: “İnsanın sosyal bir varlık olduğunu biliyoruz, bu yüzden kapasitesini geliştirmesini ve bunu toplumun hizmetine sunmasını istiyoruz. Çünkü toplumu etkileyen tüm kararların topluca üstlenilmesini ve çözülmesini istiyoruz. Çünkü zenginliğin az sayıda kişinin malı değil, herkesin mirası olmasını istiyoruz. Bu yüzden kendimize sosyalistler diyoruz. Çünkü dayatmadan çok uzlaşmaya, zorlamadan çok bilgiye, otoriteden çok özgürlüğe inanıyoruz. Bu yüzden özgürlükçüyüz. Ama etiketlerin yanıltıcı olabileceğini öğrendik. Ezilenlerin mücadelesi söz konusu olduğunda isimlere tutunmuyor, yapışmıyoruz. Benzer şekilde adlandıranlar var ki ne aradıklarını tam bilmiyorlar, ve farklı bir isimle -hatta kendilerini adlandıramadan bile- aynı idealleri güdenler var. Onların hepsine, kıskançlık gütmeden kendi yollarıyla ve ölçülerinde mücadele edenlere, yoldaş diyoruz.”

Bu güzergâhta insan(lık)ın, gücünü sınayacağı amaçları olmalıdır…

Hareket insanı gibi düşün, düşünce insanı gibi hareket et…

Uğradığı haksız(lık)ların hesabını sormak insanca bir tutumdur…

İnsan(lık) sınırlarını zorlamadıkça hiçbir şeye ulaşamaz…

Ancak özgür insanların arasında özgür olunabilir…

İnsan(lık) yaşamını tehlikeye atmak pahasına, onur ve vicdanından vazgeçmemelidir…

İnsan(lık)ın praksisi, düşüncelerinin en iyi ifadesidir…

Şikâyetçi bir dil çözüm değildir. İnsan(lar) ağlayıp şikâyet ettikçe, düşünmekten/ kavramaktan uzaklaşırlar…

İnsan(lık)ın azmi, cüreti, kararlı iradesi karşısında ne durabilir ki?

Fırtınalar insan(lık)ın denizi sevmesini engellememelidir…

Yanıtlar kadar sorular da önemlidir. İnsanı aydınlatan sadece yanıt değil, soru(n)lardır da…

Her şey insan aklı terk edilmesiyle başladı; akılsızlıktan korkulmalıdır...

Hiçbir şey insanın hayal gücü kadar özgür olamaz. Çaresizlikler de -nihai kertede- insan(lar)a güç verir…

İnsanın özgürlüğü onun var oluşudur. İsyancıların enerjileri tükenmez; yeter ki insan olduğunu kesinlikle unutma!

İnsan(lık)ın tek amacı olmak ve kendini aşmaktır. Tutkuları insan(lık)ı güçlü kılar...

Hayal gücü, insan(lık)ın başarı kaynağıdır ve onun kendine hâkim olmasıdır en büyük zafer…

Sevda insan(lık)ın kendini aşmasıdır. Vicdan da, onun pusulasıdır…

İnsan(lık)ı özgürleştirmek insan(lık)ın asli görevidir…

Kaybetmeyi göze almayan insan(lık) başlayamaz. İnsanı insan yapan dik duruşudur…

Eşitlik tüm insan(lık) içindir. Bu anlayış insan(lık)ı temel ölçütü olmalıdır.

Tam da bunlardan ötürü Albert Camus’nün, “Her seferinde dünyada bir adam zincire vurulduğunda, bizler de onunla birlikte zincire vurulmuş oluruz. Özgürlük ya herkese ya da kimseye olmalıdır.” “Bir insanın tek başına mutlu olması utanılacak bir şeydir”…

Jean-Paul Sartre’ın, “İnsanım, öyleyse özgürüm; özgürsem sorumlu olmalıyım”…

Baruch Spinoza’nın, “Özgür insanın ölümden daha az düşündüğü bir şey yoktur”…

Thukydides’in, “Mutluluğun sırrı özgürlüktür ve özgürlüğün sırrı cesarettir”…

Rosa Luxemburg’un, “Özgür insan, başka türlü karar verme imkânı olan insandır”…

Leo Huberman’ın, “Yalnızca bir avuç insan için değil, tüm insanlar için özgürlük”…

Paul R. Ehrlich’in, “Dünyadaki sorun, çok fazla zengin insanın olmasıdır”…

Epiktetos’un, “Aceleye getirilmiş hazları değil, sabır dolu tatminkârlığı seçin”…

Paul Lafargue’ın, “Emek sarf etmeden insanca bir yaşam elde edilemez”...

Sait Faik Abasıyanık’ın, “Ben bayrakları değil insanları severim”…

Ursula K. Le Guin’in, “Dünyadaki bütün umut, hiç hesaba katılmayan insanlardadır”…

Angela Davis’in, “Kadınların başkaldırması, insanlığın başkaldırması demektir”…

Haruki Murakami’nin, “Fırtına dindiğinde, nasıl atlattığınızı hatırlamayacaksınız. Ama bir şey kesin; fırtınadan çıktığınızda, içeri giren kişiyle aynı kişi olmayacaksınız”…

Friedrich Nietzsche’nin, “İnsan ölümü nasıl karşılayacağına karar vermek zorundadır,” uyarılarını hayata geçirelim…


Özetin özeti “Ne” mi?

Çok net: Düştüğünü fark eden insan(lık) ayağa kalkabilir; sürüleştirilmekten nefret ederek...

Bu kolay değil. Koşullar ise oldukça ağır. Farkındayız.

Lakin Alexis Carrel, “ “İnsan, acı çekmeden kendini yeniden şekillendiremez, çünkü o hem mermer hem de heykeltraştır”; Oscar Wilde, “Nerede otorite varsa -öte tarafta- orada her zaman otoriteye direnenler vardır,” derken hatırlatır gerçeği olanca netliğiyle George Habash:

“Devrim yüzyıl ya da daha fazla sürebilir ve sabırsızlar kenara çekilmelidir.”

Mesele budur, böyledir…

30 Ağustos 2026 13:33:54, İstanbul.

*N O T L A R*

[1] Eugene V. Debs.


*Etiketler:* Kapitalizm, İnsanlık Krizi, Uygarlık Krizi, Kapitalizm Eleştirisi, Yabancılaşma, Sınıf Mücadelesi, Sömürü, Özgürlük, Eşitlik, Adalet, İtaat Kültürü, Toplumsal Mücadele, Sosyalizm, Düşünce Özgürlüğü, Eleştirel Düşünce, İnsan Hakları, Siyasal Felsefe, Toplumsal Değişim, Temel Demirer