
Kendi Dünyanız, Güle Güle Kullanın
"Edebiyat bize neler edebilir?" sorusunu "Edebiyat bize ne öğretir?" doğrudanlığıyla sormamak ve düşünmemek gerektiği kanaatindeyim. Çünkü edebiyatın asıl gücünün bizi bilgilendirmesinde değil, bildiğimizi sandığımız şeylerin şeklini değiştirmesinde saklı olduğuna inanıyorum. Bu yüzden edebiyatın dönüştürücü etkisini mevcut anlamın istikrarını bozmasında görüyorum. Çünkü insan yalnızca dünyada yaşamıyor, dünyayı ona verdiği isimlerin ve biçimlerin içinde de yaşıyor. Edebiyat tam da o biçimlerin içine giriyor ve basit bir kelimeyi yerinden oynatarak bütün hayatımı başka bir açıdan görmeme vesile oluyor. Belki de büyük edebiyatın en rahatsız edici tarafı budur, bize yeni bir dünya vermez, kendi dünyamızı bize geri verir ve artık onu kolayca tanıyamayız.
Bir kurgu, daha önce hiç karşılaşmadığım bir insanı tanıtmaz, zaten tanıdığımı sandığım insanlara bakışımı değiştirir. Hatta bazen edebiyat bana başka insanları değil, kendi zihnimin başkalarını nasıl ürettiğini gösterir. Bir insanı gördüğümde aslında yalnızca o insanı görmem, hafızamı, korkularımı, arzularımı ve kültürel imgelerimi de onun üzerine geçiririm. Kendimi onunla, onu da kendimle mümkün kılarım. Karşımdakini bir öteki olarak değil, kendi hafızamın, korkularımın ve imgelerimin bir yansıması olarak gördüğümü fark ettiğim an, aslında o insanla değil, kendi zihnimin sınırlarıyla da çarpışırım. Edebiyat, o sınırların mutlak olmadığını, tamamen dilden ve kurgudan ibaret olduğunu hatırlatır. Böylece bir karakteri okurken aslında yalnızca başka bir insanla karşılaşmam, o karakter üzerinden kendi algımın esnekliğini ya da katılığını da tecrübe ederim. Onu iyi, kötü, ahlaklı, sapkın, masum, korkak, zalim, sevilebilir ya da nefret edilebilir yapan şeylerin ne kadarının karakterin kendisinde, ne kadarının benim ona uyguladığım dilsel ve ahlaki sınıflandırmada olduğunu görmeye başlarım. Birkaç sayfa önce kesin olan bir sınır, karakterin zihnine biraz daha uzun süre maruz kaldığımda bulanıklaşır. Fakat karakter değişmez, benim ona bakma biçimim değişir. Edebiyat, bir insanın tek bir sıfata indirgenemeyecek kadar çelişkili olduğunu göstermekten de öte, benim indirgeme ihtiyacımı da gösterir.
Ötekinin Kuytularında Kendi Kirli Çamaşırlarımızı Bulmak
Edebiyatın beni hümanist bir şefkat hissiyle donatmak yerine, kendi ahlaki masumiyetimden şüphe ettirmesi fikrini tam merkezde tutuyorum. Edebiyatın bana empati öğretmekten ziyade, algımın ve ahlaki yargılarımın masum olamayabileceğini hatırlattığına inanıyorum. Çünkü karşıma çıkan nitelikli bir metin beni asla “Ben onun yerinde olsam ne yapardım?” gibi güvenli bir sorgulama alanında bırakmaz. Bu, beni konforlu bir empati koltuğuna oturtan değil, kendi ahlaki mahkememde sanık sandalyesine oturtan bir süreçtir. Aksine, en çok güvendiğim ahlaki sezgilerimi sarsar, zihnimi rahatsız eder ve didiklemeden bırakmaz.
Bir karaktere veya ötekine bakarken sahip olduğumu sandığım ahlaki pusula, metnin içine girdikçe yönünü kaybeder; çünkü edebiyat bana mutlak bir doğruyu değil, arzuların, korkuların ve tarihsel çelişkilerin ortasında kışkırtılan insanın kırılganlığını sunar. Sayfalar ilerledikçe çok sevdiğim, kendime yakın hissettiğim karakterlere bile yabancılaşırım. İlişkilenemeyeceğimi düşündüğüm bir karakterin zihnine girip onun karmaşasını yaşamama neden olur. Kendi ahlaki sezgilerimi geçici olarak askıya alıp, benim için anlaşılmaz, itici, hatta ahlaken yanlış bulduğum bir insanın içerisine yerleşirim.
Ben o anlaşılmaz veya itici bulduğum karakterin zihnine yerleştiğimde, edebiyat beni basitçe bir başkasının ayakkabısıyla yürütmez; bana kendi ayaklarımın da aynı patikada yürüyecek kadar lekelenebileceğini gösterir. Karakterin karmaşasına sızarken aslında onun kötülüğünü veya zaafını anlamakla kalmam, kendi içimdeki potansiyel karanlığa bir meşale tutmuş olurum. Öteki dediğimle bağ kuruveririm ve onda kuytu köşelerimi bulurum. Tam da bu yüzden edebiyat bir arınma değil, bir bulaşma tecrübesidir.
Böylece edebiyat, insanları kolayca kategorilere ayırarak dünyayı anlama illüzyonumu bozar ve beni kendi yargılarımla baş başa bırakır. Çünkü hakiki bir metin, bana kendimi "iyi bir insan" hissettirmek için değil, suçluluğumun sınırlarını çizmek için vardır. Evet, iyi edebiyat her zaman bunu yapar.
Kıskançlık, Korku ve Kılık Değiştiren Arzular
Gerçek hayatta bir insanın davranışını gördüğümde çoğu zaman davranıştan karaktere giderim. Edebiyat ise beni ters yönde yürütmeye zorlar; çünkü edebiyat tek tek insanları tanıtmaktan daha fazlasını yapar ve bana insan davranışının çoğulluğunu öğretir.
Bir karakterin zihnine girdiğimde yalnızca o kişiyi anlamam; insanın kendisine dair kurduğu gerekçelerin, arzuların, korkuların ve çelişkilerin nasıl çalıştığına dair bir model edinirim. Böylelikle bir insanın kötülüğünü ortadan kaldırmadan, o kötülüğün içeriden nasıl yaşandığını görmeye başlarım. Daha da ilginci, bir süre sonra yalnızca karakteri anlamam; insan davranışının iç mantığını da öğrenmeye başlarım. Kıskançlığın nasıl sevgi kılığına girebildiğini, korkunun nasıl gurur gibi görünebildiğini, insanın kendisini kandırırken aslında ne kadar ikna edici olabildiğini, birinin kötülük yapabilmek için kendisine nasıl ahlaki bir hikâye kurduğunu bizzat görürüm.
Sonra gerçek hayatta başka bir insanla karşılaştığımda, onu tek bir davranışına indirgememeye başlarım. Zihnimdeki “Bunu neden yaptı?” sorusunun arkasında artık çok daha geniş bir ihtimaller alanı vardır; ben o ihtimaller alanıyla zaten çoktan tanışmışımdır ve bunu benim için edebiyat mümkün kılmıştır.
Yerel Bir Benlikten Evrensel Bir Çoğulluğa
Bir roman okurken aslında sadece başka bir insanı tanımıyorum; kendi insanlık tarifimin de evrensel olmadığını fark ediyorum. Benim için çok doğal olan bir ahlaki refleksin, başka bir çağda yaşayan biri için hiçbir anlam taşımayabileceğini; benim aşk dediğim şeyin başka birinde görev, benim özgürlük dediğim şeyin başkasında yalnızlık, benim aşağılanma olarak gördüğüm şeyin bir başkası için düzenin doğal bir parçası olabileceğini görüyorum.
Başkasının yabancılığı, benim normalliğimin sınırlarını görünür hale getiriyor. Böylece insanın dünyayı algılayışının, sandığım kadar insan doğasının kendisi olmadığını fark ediyorum. İşte tam da bu yüzden edebiyatın bana yalnızca başka insanların varlığını değil, kendi benliğimin de ne kadar yerel ve sınırlı olduğunu öğrettiğini düşünüyorum.
Dolayısıyla edebiyatın ürettiği hoşgörü, benim için “herkes farklıdır, farklılıklara saygı duyalım” gibi oldukça steril bir ahlak dersi değil. Çok daha rahatsız edici bir şey: Benim doğru, doğal, makul ve insani bulduğum şeylerin de yalnızca benim bulunduğum yerden bakıldığında öyle göründüğünü fark etmek.
Ben Asla O Değilim; Ama O Var
Edebiyatın beni demokratikleştiren tarafı belki tam burada: Herkesi kendime benzetmiyor; aksine, insan olmanın benden çok daha büyük bir alan olduğunu kabul etmeye zorluyor. Hatta belki edebiyatın en büyük kazanımı, “insanları anlamak” değil, anlayamadığım insanların da benim kadar gerçek olduğunu kabullenmek. Ben asla o değilim; ama o var.
Ve galiba bunun sonunda bende ortaya çıkan şey merhametten biraz farklı: epistemik bir tevazu. Yani insan hakkında hüküm verirken kendi deneyimimin yeterli olduğuna daha az inanmak... Dünyada benim asla olamayacağım, benim gibi düşünmeyecek, benim değerlerimi paylaşmayacak insanlar olduğunu kabul etmek; ama onların benden farklı olmasını, benim onları zihnimde küçültmem.
Yüz Yıl Önceki Yabancıyla Ortaklaşan Utanç
Edebiyat biriciklik algımı da bozuyor ve bozarak iyileştiriyor beni. Çünkü kendi hayatımın içindeyken başıma gelen şeyi kolayca benzersiz sanıyorum. Yaşadığım aşkın biçimi, terk edilme biçimim, birine duyduğum saplantı, utancım, kıskançlığım, kaybettiğim birinin bende bıraktığı boşluk… Bunların hepsi içeriden yaşandığı için bana yalnızca bana aitmiş gibi geliyor. Acımın bir tür tekilliği varmış gibi.
Sonra bir romanda başka bir insanın aynı duygunun içinden geçtiğini görüyorum. Edebiyat tam burada o biriciklik yanılsamamı bozuyor. Birebir aynı olay değil elbette; ama duygunun kendisinin benden çok daha eski ve benden çok daha kalabalık olduğunu fark ediyorum. Bir romanın içinde, belki yüz yıl önce yaşamış birinin bugün benim utandığım şeyden utandığını, benim kıskandığım gibi kıskandığını, terk edilince benim kadar küçüldüğünü ya da benim kadar anlamsız bulduğu bir hayatın içinde yaşamaya devam ettiğini gördüğümde, kendi deneyimim küçülmüyor; ama mutlak merkeziliğini kaybediyor.
Benim sandığım kadar bana ait değilmiş hissi beni onarıyor. Belki de edebiyatın iyileştirici tarafı benim için tam olarak burada: Bana acımın önemsiz olduğunu söylemiyor, fakat onun dünyada ilk kez ve yalnızca benim başıma gelmiş bir felaket olmadığını gösteriyor. Böylece kendi acımın içinden çıkmadan, ona dışarıdan bakabilmeye başlıyorum.

Okur Yorumları (0)
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.