Rekor gelir hedefleri, seyahat engelleri ve hesap verebilirlik sorunları: Küresel futbolun yönetim anlayışı üzerine analitik bir değerlendirme

2026 FIFA Erkekler Dünya Kupası, futbolun küresel ölçekte birleştirici gücünü sergilemesi beklenen büyük bir organizasyon. Ancak Sport & Rights Alliance ve Football Supporters Europe tarafından yayımlanan ortak rapor, turnuvanın insan hakları boyutunda ciddi sorunlara dikkat çekiyor. Uluslararası Af Örgütü ve İnsan Hakları İzleme Örgütü gibi kuruluşların da yer aldığı bu çalışma, FIFA'nın insan hakları konusundaki taahhütleri ile uygulamaları arasında önemli bir mesafe bulunduğunu dile getiriyor.

Kazanç İnsanlardan Önde: 2026 FIFA Erkekler Dünya Kupası başlıklı 50 sayfalık rapor; yüksek bilet ve seyahat maliyetlerinden vize engellerine, göçmenlere yönelik gözaltı uygulamalarından gazetecilerin çalışma koşullarına kadar uzanan bir dizi sorunu gündeme getiriyor. Raporun temel eleştirisi, FIFA'nın turnuvanın ticari başarısına öncelik verirken insan hakları risklerini önlemek ve etkilenen kişileri korumak için sahip olduğu nüfuzu yeterince kullanmadığı yönünde.

Bu değerlendirmeler, sadece tek bir spor organizasyonunun yönetim performansıyla sınırlı değil. Aynı zamanda küresel spor ekonomisinin nasıl işlediği, büyük organizasyonların toplumsal maliyetlerini kimin üstlendiği ve uluslararası kuruluşların kendi ilan ettikleri ilkeler karşısında ne ölçüde hesap verebildiği sorularını da gündeme getiriyor.

1. Küresel sporun temel çelişkisi: Evrensellik söylemi, eşitsiz erişim

Dünya Kupası, ulusal sınırları aşan ve farklı toplumları ortak bir etkinlik etrafında buluşturan bir organizasyon olarak sunuluyor. Ancak bir etkinliğin küresel ölçekte düzenlenmesi, ona herkesin eşit koşullarda katılabildiği anlamına gelmiyor.

Rapora göre yüksek bilet fiyatları, pahalı vize süreçleri ve şehirler arası ulaşımın maliyeti, özellikle sınırlı gelire sahip taraftarların turnuvaya erişimini zorlaştırıyor. ABD'nin 39 ülkeye yönelik seyahat kısıtlamalarının da engelli taraftarları ve Küresel Güney'den gelen ziyaretçileri orantısız biçimde etkilediği belirtiliyor raporda.

Burada ekonomik eşitsizlik ile idari engeller birbirini tetikliyor. Bir taraftarın turnuvaya katılabilmesi sadece bilet satın alabilecek maddi imkânlara sahip olmasına bağlı değil; vize alabilmesi, ülkeye girişine izin verilmesi ve farklı ev sahibi şehirler arasında ulaşım sağlayabilmesi de gerekiyor.

Bu koşullar, Dünya Kupası'nın kimin için erişilebilir olduğu sorusunu dogal olarak öne çıkarıyor. Organizasyonun resmî söylemi bütün dünyaya seslenirken, fiilî katılım imkânlarının gelir düzeyine, vatandaşlığa ve sınır politikalarına göre farklılaşması, evrensellik iddiasıyla uygulama arasındaki gerilimi görünür kılıyor.

Bu durumun bütün sorumluluğunu FIFA'ya yüklemek doğru olmaz. Vize kararları ve sınır uygulamaları devletlerin yetki alanına giriyor. Bununla birlikte, ev sahibi ülke seçimini yapan ve organizasyonun ticari çerçevesini belirleyen FIFA'nın, öngörülebilir insan hakları risklerini değerlendirme ve bunların azaltılması için girişimde bulunma sorumluluğu da tartışmanın dışında tutulamaz.

2. Ev sahibi devletin politikaları ve FIFA'nın sorumluluğu

Raporda, ABD'nin göç politikaları ve güvenlik uygulamalarının turnuvaya katılım üzerinde yarattığı etkiler özellikle vurgulanıyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü'nün raporda aktarılan bulgularına göre, Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Kurumu (ICE), Dünya Kupası öncesinde 11 ev sahibi kentte ve çevresinde 167 bin gözaltı gerçekleştirdi. Haziran ayının sonunda yalnızca beş günlük bir dönemde yaklaşık 10 bin kişinin gözaltına alındığı belirtiliyor.

Raporda ayrıca Somali millî takımının kalecisi Omar Artan'ın geçerli vizesine rağmen Miami Uluslararası Havalimanı'nda 11 saat sorgulandıktan sonra ABD'ye girişine izin verilmediği aktarılıyor. İran millî takımının bazı üyelerinin vize başvurularında da gecikmeler ve ret kararları yaşandığı bildiriliyor.

Bu örnekler, büyük spor organizasyonlarının ev sahibi ülkenin siyasi ve idari koşullarından bağımsız düşünülemeyeceğini gösteriyor. Devletlerin sınır güvenliği ve göç politikaları üzerindeki yetkileri bulunsa da bu politikaların uluslararası bir organizasyona katılımı nasıl etkilediği, organizatörlerin sorumluluğu bakımından ayrıca değerlendirilmelidir.

Buradaki temel mesele, FIFA'nın devletlerin yerine geçmesi veya onların bütün kararlarını denetlemesi değildir. Asıl mesele, FIFA'nın kendi insan hakları ilkelerini ev sahibi ülkeyle yaptığı anlaşmalara, hazırlık süreçlerine ve uygulama denetimine ne ölçüde yansıttığıdır.

Sport & Rights Alliance Direktörü Andrea Florence'ın değerlendirmesi de bu noktaya odaklanıyor: Turnuvaların ev sahipliği, planlanması, sözleşmeleri ve denetimi insan hakları riskleri dikkate alınarak yürütülmeli; koşullar değiştiğinde FIFA'nın üst yönetimi gerekli adımları atmaya hazır olmalıdır.

Bu yaklaşım, insan haklarını organizasyon tamamlandıktan sonra ele alınacak bir itibar meselesi olmaktan çıkarıp karar alma süreçlerinin temel ölçütlerinden biri hâline getirmeyi gerektiriyor.

3. Futbolun ticarileşmesi ve taraftarın konumu

Dünya Kupası'nın ekonomik boyutu, organizasyonun sürdürülebilirliği açısından kuşkusuz önem taşıyor. Ancak ticari başarı ile toplumsal erişilebilirlik arasındaki ilişkinin nasıl kurulduğu da en az gelir miktarı kadar önemli.

Football Supporters Europe Direktörü Ronan Evain, raporda taraftarların oyunun merkezindeki topluluklar olarak değil, ekonomik açıdan değerlendirilecek tüketiciler olarak görüldüğünü savunuyor. Kuruluşun eleştirileri, yüksek bilet fiyatlarının yanı sıra engelli taraftarların erişilebilirlik ihtiyaçlarının yeterince gözetilmediğine ilişkin iddiaları da içeriyor.

Bu eleştiri, modern profesyonel sporun yapısal bir sorununa işaret ediyor. Taraftarlar yalnızca bilet satın alan kişiler değildir; futbolun kültürel devamlılığını, toplumsal aidiyetini ve kuşaklar arası aktarımını sağlayan topluluklardır. Bu nedenle taraftarların ekonomik gücüne göre ayrışması, yalnızca bireysel bir erişim sorunu değil, futbolun toplumsal niteliği açısından da önem taşır.

Bir organizasyonun gelirlerini artırması tek başına toplumsal açıdan olumsuz bir sonuç doğurmaz. Sorun, gelir hedeflerinin erişilebilirlik, eşit muamele ve güvenlik gibi yükümlülüklerin önüne geçmesi durumunda ortaya çıkar. Engelli taraftarların ihtiyaçları ve sınırlı gelirli izleyicilerin katılımı, ticari planlamada ikincil konular olarak ele alındığında, küresel etkinliğin kapsayıcılık iddiası zayıflar.

Dolayısıyla tartışma, futbolun ticari bir faaliyet olup olmaması değil; ticari başarının hangi toplumsal ilkeler çerçevesinde elde edildiğidir.

4. İnsan hakları politikaları neden uygulamaya dönüşmüyor?

Rapordaki eleştirilerin en önemli boyutlarından biri, FIFA'nın insan hakları konusundaki ilkeleri ile bu ilkelerin uygulanmasını güvence altına alacak mekanizmalar arasındaki boşluk.

Bir kuruluşun insan haklarına saygı duyduğunu açıklaması, tek başına ihlalleri önlemeye yetmez. Taahhütlerin somut sonuçlar doğurabilmesi için açık yükümlülükler, bağımsız izleme, şikâyet yolları ve ihlaller karşısında uygulanabilir yaptırımlar gerekir.

Raporda FIFA'nın şikâyet ve tazminat mekanizmalarının yeterince görünür ve erişilebilir olmadığı; bağımsız gazeteciliğin ise şeffaf olmayan medya akreditasyon süreçleri ve vize engelleri nedeniyle kısıtlandığı ileri sürülüyor.

Bu noktada kurumsal hesap verebilirlik sorunu ortaya çıkıyor. İnsan hakları risklerinin belirlenmesi kadar, bu risklere ilişkin kararların kimler tarafından alındığının ve olası ihlallerin hangi mekanizmalarla inceleneceğinin açıklığa kavuşturulması da önemlidir.

Bağımsız denetimin bulunmadığı veya etkili çalışmadığı bir sistemde, kuruluşun kendi performansını değerlendirmesi ile dışarıdan doğrulanabilir bir hesap verebilirlik düzeni arasında ciddi bir fark oluşur. İnsan hakları ilkeleri bu koşullarda kurumsal belgelerde yer alabilir, ancak uygulamada bağlayıcı bir ölçüte dönüşmeyebilir.

Bu nedenle temel sorun yalnızca FIFA'nın belirli olaylarda yeterince müdahale edip etmediği değildir. Aynı zamanda kuruluşun, gelecekte benzer risklerin ortaya çıkmasını önleyecek kalıcı bir yönetişim sistemi kurup kurmadığıdır.

5. Sporcular, şiddet iddiaları ve şeffaflık sorunu

Raporda ele alınan bir diğer konu, 2026 Dünya Kupası'nda mücadele eden en az sekiz futbolcu hakkında cinsel saldırı davaları veya iddialarının bulunduğuna ilişkin değerlendirmedir. Bu durum, FIFA'nın kendi yarışma politikalarının uygulanıp uygulanmadığı sorusunu gündeme getiriyor.

Kaynak metinde, FIFA'nın ilgili politikasının sporcuların geçmişte cinsel veya başka türden şiddet içeren saldırılar nedeniyle soruşturulmadıklarına dair beyanda bulunmalarını gerektirdiği belirtiliyor. Rapora göre bu politikanın nasıl uygulandığına ilişkin sorular yanıtsız kalmış durumda.

Burada önemli bir ayrım yapılmalıdır: Bir kişi hakkındaki suçlama veya iddia, tek başına suçun kanıtlandığı anlamına gelmez. İddiaların hukuki durumları, ilgili süreçlerin sonuçları ve FIFA'nın uyguladığı kurallar ayrı ayrı değerlendirilmelidir.

Bununla birlikte, ciddi şiddet iddialarıyla karşılaşıldığında hangi ölçütlerin uygulandığının açıklanmaması, kurumsal güvenilirlik açısından ciddi sorun yaratabilir. Raporda önerilen vaka bazlı karar yetkisinin sınırlandırılması ve daha şeffaf bir yeterlilik çerçevesi oluşturulması, bu alanda öngörülebilirliğin artırılması amacını taşıyor.

Etkili bir sistem, hem şiddete maruz kaldığını bildiren kişilerin haklarını korumalı hem de hakkında iddia bulunan kişilerin adil süreç güvencelerini gözetmelidir. Şeffaflık, bu iki yükümlülük arasında seçim yapmak değil, her ikisini de açık kurallarla güvence altına almaktır.

6. Sembolik mesajlar ile kurumsal uygulamalar arasındaki mesafe

Raporda Sport & Rights Alliance Direktörü Andrea Florence'ın, FIFA'nın ABD Başkanı Donald Trump'a verdiği “FIFA Barış Ödülü”ne yönelik eleştirisi de yer alıyor. Florence, bu ödülün insan hakları ihlalleriyle ilişkilendirilen bir hükümete destek anlamına geldiğini savunuyor.

Bu değerlendirme, raporu hazırlayan kuruluşun görüşü olup ve henüz FIFA'nın niyetine ilişkin bağımsız kaynaklarca doğrulanmış bir sonuç olmamakla birlikte, söz konusu raporda dile getirilen sorunlar daha geniş bir soruyu gündeme getiriyor: Bir uluslararası spor kuruluşunun barış, birlik ve insan hakları gibi değerleri temsil etme iddiası, sembolik kararları ve fiilî uygulamalarıyla ne ölçüde uyumludur?

Kurumsal itibar yalnızca verilen ödüller, yayımlanan bildiriler veya kamuya yapılan açıklamalar üzerinden sürdürülemez. Bu değerlerin günlük karar alma süreçlerinde nasıl uygulandığı da aynı derecede önemlidir.

Eğer bir kuruluş insan haklarını temel bir ilke olarak ilan ediyorsa, bu ilke yalnızca iletişim stratejisinin bir parçası olmamalıdır. Ev sahibi ülke seçimlerinden sözleşmelere, güvenlik planlamasından taraftar erişimine ve ihlallerin giderilmesine kadar bütün süreçlerde ölçülebilir sonuçlar doğurmalıdır.

Bu açıdan mesele, belirli bir siyasi lider / başkan hakkında hangi görüşün benimsendiğinden daha geniştir. Temel ölçüt, FIFA'nın kendi ilan ettiği ilkeleri siyasi ve ekonomik koşullardan bağımsız, tutarlı ve denetlenebilir biçimde uygulayıp uygulamadığıdır.

7. Çözüm: Bağımsız denetim ve uygulanabilir yükümlülükler

Sport & Rights Alliance ve Football Supporters Europe'un raporu, FIFA'ya ve 2027 başkanlık seçimine katılacak adaylara yönelik çeşitli öneriler içeriyor. Bu öneriler, insan hakları ilkelerinin kurumsal belgelerde kalmaması ve uygulanabilir yükümlülüklere dönüştürülmesi gerektiği düşüncesine dayanıyor.

Öne çıkan öneriler şunlar:

  • Bağlayıcı insan hakları koşulları: Gelecekteki erkekler ve kadınlar Dünya Kupası ev sahibi ülke anlaşmalarına uygulanabilir yükümlülükler, bağımsız gözlem mekanizmaları ve ihlal durumunda açık sonuçlar eklenmesi.
  • Şeffaf sporcu değerlendirmesi: Ciddi uygunsuz davranış veya cinsel şiddet iddiaları bulunan sporcular ve yetkililer için açık ölçütlere dayalı, adil ve şeffaf bir değerlendirme sistemi kurulması.
  • Eşit katılım ve temel özgürlükler: Taraftarların, sporcuların ve gazetecilerin ayrımcılığa uğramadan etkinliğe erişiminin; ifade, barışçıl toplanma ve basın özgürlüklerinin güvence altına alınması.
  • Erişilebilir ve makul fiyatlı organizasyon: Engelli taraftarlar için eşit bilet erişimi ve ücretsiz refakatçi koltuğu sağlanması; aşırı bilet fiyatlandırmasının önlenmesi.
  • Etkili başvuru ve telafi yolları: Şikâyet mekanizmalarının görünür ve erişilebilir hâle getirilmesi, bağımsız İnsan Hakları Danışma Kurulunun yeniden kurulması, FIFA Etik Komitesinin güçlendirilmesi ve turnuvalardan zarar görenler için kalıcı bir tazminat fonu oluşturulması.

Bu önerilerin etkisi elbette, yalnızca kabul edilmelerine değil, nasıl uygulandıklarına bağlı olacaktır. Bağımsız gözlemcilerin bilgiye erişimi, bulguların kamuoyuna açıklanması, şikâyetlerin zamanında incelenmesi ve ihlaller karşısında sonuç alınması, sistemin güvenilirliğini belirleyen başlıca ölçütlerdir.

Ayrıca bu mekanizmaların ev sahibi ülkelerle yapılan anlaşmaların hazırlanması aşamasından itibaren devreye girmesi gerekir. Riskler önceden değerlendirildiğinde, sorunları yalnızca turnuva başladıktan sonra gidermeye çalışmanın doğuracağı maliyetler ve zararlar azaltılabilir.

Sonuç: Futbolun küresel gücü, sorumluluktan bağımsız değildir

2026 Dünya Kupası hakkındaki rapor, küresel spor yönetiminin temel sorunlarından birini yeniden gündeme taşıyor: Ekonomik büyüklük ve uluslararası görünürlük arttıkça, kurumsal sorumlulukların da aynı ölçüde güçlenmesi gerekiyor.

FIFA'nın karşı karşıya olduğu temel sınav, büyük bir organizasyonu başarıyla gerçekleştirmekten ibaret değildir. Aynı zamanda bu organizasyonun kimler için erişilebilir olduğunu, insan hakları risklerinin nasıl yönetildiğini ve ortaya çıkan zararların hangi mekanizmalarla giderildiğini açıklayabilmesidir.

Ev sahibi devletlerin politikaları, FIFA'nın yetkilerinin sınırlarını belirleyen önemli bir etkendir. Ancak bu durum, FIFA'nın kendi kararlarından ve kullanabileceği kurumsal nüfuzdan doğan sorumlulukları ortadan kaldırmaz. Tersine, risklerin önceden değerlendirilmesini, ev sahibi ülke anlaşmalarının açık yükümlülükler içermesini ve bağımsız denetimin güçlendirilmesini daha önemli hâle getirir.

Buradaki analitik ayrım açıktır: Ticari gelir elde etmek ile insan haklarına saygı göstermek kendi başlarına birbirini dışlayan hedefler değildir. Çelişki, ticari hedeflerin temel hakları korumaya yönelik yükümlülüklerin önüne geçtiği noktada ortaya çıkıyor.

Futbolun birleştirici gücü, yalnızca stadyumlarda yaratılan coşkuyla ölçülemez. Bu gücün gerçek değeri, farklı gelir düzeylerinden, ülkelerden ve toplumsal gruplardan insanların oyuna eşit koşullarda katılabilmesiyle de ilgilidir.

GörüşDergisi açısından asıl soru şudur: Küresel spor kuruluşları, insan haklarını yalnızca ilan ettikleri değerler olarak mı görecek, yoksa ekonomik ve siyasi çıkarların baskısı altında da uygulayacakları bağlayıcı ilkeler hâline mi getirecek?

Bu sorunun yanıtı, yalnızca FIFA'nın kurumsal itibarını değil, küresel sporun gelecekte nasıl bir toplumsal rol üstleneceğini de belirleyecektir.


Kaynak ve editoryal not

Bu makale, Sport & Rights Alliance ve Football Supporters Europe tarafından yayımlanan Profit Over People: The 2026 FIFA Men's World Cup başlıklı 50 sayfalık ortak raporu aktaran, tarafınızca sağlanan Türkçe metin temel alınarak hazırlanmıştır. Raporda yer verilen bulgular ve eleştiriler, ilgili kuruluşlara atfedilerek sunulmuştur. Metinde bağımsız olarak doğrulanmamış iddialar kesinleşmiş hukuki olgular olarak değerlendirilmemiştir.

https://sportandrightsalliance.org/wp-content/uploads/2026/10/SRA_Profit-Over-People_2026-FIFA-WC-Report.pdf

Yayın ilkesi: Bu yazı, raporda belirtilen bulgular ile bunlardan hareketle yapılan editoryal analizleri birbirinden ayırmayı amaçlamaktadır. GörüşDergisi'nin bu konudaki yaklaşımı, herhangi bir kuruluşun veya siyasi aktörün sözcülüğünü yapmak değil; kurumsal sorumlulukları, insan haklarını ve hesap verebilirliği eleştirel ve şeffaf biçimde değerlendirmektir.