
Esin Yalçıntaş
Gıda fiyatlarını konuşurken gözümüz çoğu zaman market rafındaki etikete takılıyor. Domatesin, peynirin ya da etin fiyatı arttığında tartışma doğal olarak son satış noktasından başlıyor. Oysa o etiket, oldukça uzun bir ekonomik sürecin yalnızca son halkası. Tohumdan gübreye, yemden mazota, sulamadan işçiliğe, finansmandan lojistiğe kadar uzanan üretim zincirinde yaşananların sonucunu biz rafta görüyoruz.
Bu nedenle gıda enflasyonunu yalnızca market fiyatları üzerinden tartışmak, hastalığın kendisinden çok ateşini ölçmeye benziyor.
TÜİK'in Ağustos 2026 verilerine göre tüketici fiyatları yıllık yüzde 31,51 artarken gıda ve alkolsüz içeceklerdeki artış yüzde 33,79 oldu. Yani gıda fiyatları genel enflasyonun üzerinde seyretmeye devam ediyor.
Ancak aynı dönemde üretim tarafındaki rakamlara baktığımızda daha dikkat çekici bir tabloyla karşılaşıyoruz. Haziran ayında Tarımsal Girdi Fiyat Endeksi yıllık yüzde 32,06 arttı. Tarımda kullanılan mal ve hizmetlerdeki artış yüzde 33,88'e ulaşırken gübre ve toprak geliştiricilerde yıllık artış yüzde 50,99 oldu.
Buna karşılık Tarım Ürünleri Üretici Fiyat Endeksi temmuz ayında yıllık yüzde 18,81 arttı.
Bu iki endeks farklı dönemleri ve farklı fiyat hareketlerini ölçtüğü için aradaki farkı doğrudan çiftçinin gelir kaybı olarak yorumlamak doğru olmaz. Ancak rakamlar önemli bir soruyu sormamızı gerektiriyor: Üreticinin kullandığı girdilerin maliyeti yükselirken, üreticinin sattığı ürünün fiyatı aynı ölçüde artmıyorsa bu üretim modeli ne kadar sürdürülebilir?
Asıl mesele de burada başlıyor.
Çiftçi açısından üretim kararı yalnızca toprağa ne ekeceğine ilişkin teknik bir karar değildir. Aynı zamanda ekonomik bir karardır. Üretici sezon başında tohumunu, gübresini, ilacını, mazotunu ve gerektiğinde işçiliğini finanse etmek zorundadır. Ürününü aylar sonra hasat eder ve çoğu zaman o gün hangi fiyattan satacağını üretime başladığı anda bilmez.
Dolayısıyla tarımsal üretimde riskin önemli bir bölümü üreticinin üzerindedir.
Üretici artan maliyetleri satış fiyatına yansıtamadığında önünde çok fazla seçenek kalmaz. Daha az girdi kullanabilir, üretim alanını küçültebilir, başka bir ürüne geçebilir veya üretimden tamamen vazgeçebilir.
İşte gıda fiyatları tartışmasının çoğu zaman gözden kaçırdığımız tarafı budur.
Biz tüketici olarak gıdanın ucuz olmasını isteriz. Bu son derece anlaşılır bir taleptir. Çünkü gıda, ertelenebilir bir harcama değildir. Ancak diğer tarafta o gıdayı üreten kişinin de üretimini sürdürebilecek bir gelir elde etmesi gerekir.
Burada basit ama kritik bir çelişkiyle karşı karşıyayız: Gıdanın ucuz olmasını isterken onu üreten kişinin geçimini sağlayamadığı bir sistem ne kadar devam edebilir?
Sorunun yalnızca bugünkü fiyatlardan ibaret olmadığını düşündüğümüzde mesele daha da önemli hale geliyor.
Türkiye'nin önümüzdeki yıllarda karşılaşabileceği temel sorunlardan biri yalnızca “gıda ne kadar pahalı olacak?” sorusu değildir. En az bunun kadar önemli olan soru, “bu gıdayı kim üretecek?” sorusudur.
Tarım uzun yıllar boyunca kırsal nüfusun temel geçim kaynaklarından biriydi. Ancak kırsaldan kente göç, tarımsal gelirlerdeki belirsizlik ve gençlerin tarımı gelecek vadeden bir meslek olarak görmemesi üretimin devamlılığı açısından önemli bir risk oluşturuyor. Bir çiftçi üretimden çekildiğinde yalnızca bir işletme kapanmış olmuyor; yıllar içinde edinilmiş üretim bilgisi, deneyim ve yerel tarım kültürü de kayboluyor.
Bu nedenle gıda enflasyonuyla mücadele ederken yalnızca son satış fiyatını baskılamaya odaklanan politikalar yeterli değildir.
Üretim tarafını güçlendirmek gerekir.
Bunun ilk adımlarından biri öngörülebilirliktir. Nitekim Tarım ve Orman Bakanlığı 2027-2029 dönemi için bitkisel üretim planlaması çalışmalarını sürdürüyor. Hangi ürünün hangi bölgede ve ne ölçüde üretileceğinin arz-talep dengesi gözetilerek planlanması önemli bir adımdır. Ancak planlamanın üreticinin ekonomik gerçekliğiyle desteklenmesi gerekir.
Çiftçi yalnızca ne ekeceğini değil, ektiğinde geçimini sağlayıp sağlayamayacağını da bilmek ister.
Girdi maliyetlerinin azaltılması, üretici örgütlerinin ve kooperatiflerin güçlendirilmesi, üreticinin pazara doğrudan erişiminin artırılması, kısa tedarik zincirlerinin geliştirilmesi ve tarımsal teknolojilerin küçük ve orta ölçekli üreticiler için erişilebilir hale getirilmesi bu nedenle önemlidir.
Özellikle üretici ile tüketici arasındaki zincirin daha etkin hale getirilmesi iki taraf açısından da kazanım yaratabilir. Üreticinin ürününden aldığı pay yükselirken tüketicinin ödediği fiyat üzerindeki bazı aracılık ve lojistik maliyetleri azaltılabilir.
Fakat bütün bunların ötesinde tarıma bakışımızı değiştirmemiz gerekiyor.
Tarım yalnızca çiftçinin geçimini sağlayan bir sektör değildir. Gıda güvencesinin, kırsal kalkınmanın ve ekonomik bağımsızlığın temel unsurlarından biridir. Bir ülkenin tarımsal üretim kapasitesini kaybetmesi, yalnızca ekonomik bir sektörün küçülmesi anlamına gelmez; temel ihtiyaçlarını karşılama kapasitesinin de zayıflaması anlamına gelir.
Bu nedenle gıda enflasyonunu tartışırken market rafındaki fiyat etiketinden biraz geriye doğru yürümek gerekiyor.
Tarlaya kadar.
Çünkü gıda enflasyonu market rafında görünür hale geliyor olabilir; fakat sorun çok daha önce, üreticinin gelecek sezon yeniden ekim yapıp yapmamaya karar verdiği anda başlıyor.
Türkiye'nin gıda meselesini artık yalnızca “bugün ne kadar ödüyoruz?” sorusuyla değil, “yarın bu gıdayı kim üretecek?” sorusuyla da tartışmasının zamanı geldi.
Kısa Özgeçmiş
Esin Yalçıntaş, ekonomi ve finans alanlarında uzun yıllara dayanan yöneticilik deneyimine sahiptir. İktisat alanında doktora çalışmalarını sürdürmektedir. Tarım ekonomisi, kentsel tarım, gıda güvencesi, sürdürülebilirlik ve kadın kooperatifleri üzerine çalışmalar yürütmekte; bu alanlarda akademik ve güncel ekonomi yazıları kaleme almakta
Okur Yorumları (0)
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.