_SİBEL ÖZBUDUN – TEMEL DEMİRER_

“Vivamus, moriendum est”[1]

Çok önceden Max Weber’in, “Geleceğin dünyasında ruhsuz uzmanlar ve kalpsiz hazcılar yetişecek. Ve bu hiçlik, kendisini medeniyetin zirvesi sanacak,” diye tanımladığı yerdeyiz!

Evet Franz Kafka’nın, “Gerçeklik, çoğu insan için o kadar ağırdır ki, onu taşıyamazlar. Bu yüzden illüzyonlar, tatlı rüyalar ve güzel yalanlar ödünç alırlar ve bunlara mutluluk derler”; Hanna Arendt’in, “Karanlık zamanlar yaşıyoruz, öyle ki en kötüler korkularını yitirmiş ve en iyiler umutlarını,” betimlemesiyle yüz yüzeyiz!

Sürdürülemez kapitalizm bataklığı/ cinneti burası. Yani yabancılaşmanın, vicdanın da metalaştırıldığı felaket. Felaketin Epstein versiyonunu yaşa(tılır)rken buna barbarlık dememek mümkün mü?

Elbette ‘Hayır’; bu ve daha fazlasıyla sonrası, dahası gündemimizde çünkü… Bu durumda, felâketi anlatmaktan çok, felâket sonrası zamana, bir tür “çöküş sonrası” zamana bakan Béla Tarr’ı anımsamamak mümkün mü?

Çoktan çökmüş bir şeyin, hâlâ çökecekmiş gibi yaşadığı bir “sonra”dan söz ediyoruz.

Hani kurumların ve kuralların hâlâ varmış, yürürlükteymiş gibi göründüğü hâlde, işlemediği bir ara düzen…

Yani bir şeylerin çöktüğünü bilmekle, yaşamaya devam etmek zorunda olmak arasında gerilimin yaşandığı kesitten söz ediyoruz...

Buraya da çürümenin çöküş hâli diyoruz.

“Fiyat metada nesneleşmiş emeğin para ile ifade edilen adıdır,” diyen Karl Marx eklediği üzere:

“Örneğin, vicdan, şeref vb. gibi kendileri meta olmayan şeyler, sahipleri tarafından para karşılığı elden çıkartılabilecekleri ve böylece bir fiyatları olacağı için meta biçimini alabilirler. Bundan dolayı, bir şey, bir değere sahip olmaksızın, biçimsel olarak bir fiyata sahip olabilir.”[2]

İnsani, insana özgü olması gereken her şeyin satılığa çıkarıp, insani/ insana özgü her şeyin metalaştırdığı sürdürülemez kapitalizmin çürüme/ çöküş kokuşmuşluğudur sözünü ettiğimiz.[3]

Evet, kapitalist felaketle yüzleşiyoruz. Buna “kolektif travma çağı” da diyebiliriz. İnsan(lık)ı tehdit eden endişe ve istikrarsızlık dönemi bu.

Epstein bize bunu bir kere daha gösterip, hatırlatmadı mı? Émile Zola’nın, aristokrasi ve burjuvazinin çürümüşlüğünü, ikiyüzlülüğünü, sahtekârlığını anlattığı ‘Nana’[4] romanında tasvir edilenleri kat be kat aşan bir durumla karşı karşıya değil miyiz?

* * *

Hem bireysel hem de toplumsal düzeyde, beşeri boyutlu bir “İnsanlık Krizi”nden söz etmemek mümkün değil. Bunun sorumlusu, mimarı kapitalizm; ve soru(n) da küresel ölçekte 1 milyardan fazla ateşli silahın bulunduğu dünyada tüm cinayetlerin yüzde 71’inin bunlarla işlendiği (Türkiye’de ise her gün en az 9 silahlı olayın yaşandığı)[5] ve 1.2 milyar insanın ruh sağlığının bozuk[6] olduğu bir kesitte, krizin bizi nereye götürdüğünde!

Yanıt ise karşımızda duruyor!

Toplumun çürümüşlüğü, ezilenler için yaşamı var oluş işkencesine dönüştüren çöküşte ete kemiğe bürünüyorken; yoksulluk arttıkça kaybedecek hiçbir şeyi olmayan bir varoluş tarzı, her türlü kötülüğü yapabilecek insan(lar)ı yaratır. Bu kötüleşme hâli ise, yaygınlaşan yoksunlukla birlikte, sosyo-kültürel çürümeyi çöküşe tahvil eder.

Cehalet ve vasatın yüceltilerek “yeni normal” kabullenilmesi, çürümenin en önemli kaldıracı hâline gelir. Friedrich Nietzsche’nin “dekadans” -çürümüş, bozulmuş- toplum tezinde dile getirdiği ve Epstein faciasında gerçekleştiği üzere…

* * *

“Epstein vakası” denilen facia, küresel kapitalist elitlerin insanı (özellikle savunmasız çocukları ve gençleri!) bir haz nesnesi ve meta olarak görmesi pratiğinin korkunç örneği!

Ya da sürdürülemez kapitalizmin hangi ilişkilerle yönetildiğinin; burjuva politikasının, “kültürü”nün(!?) ne olduğunun özeti.

Hayır Epstein bir “istisna” değil; tekil bir sapkınlık veya münferit bir suç hiç değil. O, paranın, erkek egemen iktidarın ve dokunulmazlığın birleştiği bir sistemin ete kemiğe bürünmüş hâlidir. Epstein bir kişi değil, sistemin ta kendisidir.

Sistem dedik! 2025 verilerine göre dünya çapında 3 bin milyarder var. Nüfus açısından Asya 1030 milyarder ile başı çekerken Kuzey Amerika 905 ile ikinci, Avrupa 682 milyarder ile üçüncü sırada.[7]

Epstein dünyasının, faciasının sorumlusu onlardır!

Tekrarlayalım: Epstein dosyaları, salt bireysel sapkınlıkların, “ahlâksız birkaç zenginin” hikâyesi değildir.

Onlar yönetim kurullarında oturan, aynı mekânlarda, kulüplerde tatile giden, hemen her zaman özel uçaklarla, yatlarla gezen, ulusal sınırları aşan biçimde milyarlarca insanın hayatını etkileyen kararlar alan oligarklar, “dünyanın efendileri”dirler.

Bu grup, dünya nüfusunun milyonda biri bile değildir ama küresel gündemi belirleyen, “Neyin, normal, mümkün, tolere edilebilir” olduğuna fiilen karar veren bir “ilişkiler ağı” oluştururlar.

Bu ağın ekonomik gücü dudak uçuklatacak düzeydedir. Bu elitin yönetim kurullarında oturduğu, dünyanın en büyük 250 şirketinin cirosu küresel GSYH’nin yaklaşık üçte birine eşittir. En büyük 2 bin şirket, doğrudan ya da dolaylı olarak yaklaşık bir milyar insanın hayatını etkilemektedir. Dünyanın en büyük 50 finans kuruluşu yaklaşık 50 trilyon dolarlık varlığı (toplam finansal varlıklar 2007’de 190+ trilyon dolar) kontrol eder.

Daha güncel veriler dünya nüfusunun yüzde 0.001’ini oluşturan 60 binden az kişinin, insanlığın en yoksul yarısının sahip olduğu servetin 3 katı servete sahip olduğunu gösteriyor. En zengin yüzde 10 toplam gelirin yüzde 90’ından fazlasını alıyor. Dünyanın 3 bin 28 milyarder toplam 16.1 trilyon dolarlık servete sahip.[8]

Burjuvazinin ahlâki/ moral değerlerini artık lümpenliğin temsil ettiği sürdürülemez kapitalizm tablosunda Epstein rezaleti/faciası, çürümenin/ lümpenleşmenin ulaştığı düzeyi gözler önüne seriyor.

ABD başkanlarından İngiliz Kraliyet ailesine, teknoloji ve finans devlerinden Nobel ödüllü bilim insanlarına, Arap devletlerinin şeyhlerinden Norveç kraliyet ailesine, pek çok ülkenin devlet görevlilerine kadar binlerce büyük burjuva ve devlet yöneticisinin adı geçiyor Epstein dosyalarında; kapitalizmin bir fosseptik çukuru olduğunu kanıtlayarak.

Rezaletin gözler önüne serdiği tablo, sürdürülemez kapitalizmin çürüme hâl(ler)ini, sermayenin kimliğini/ kişiliğini ortaya seriyor. Epstein, kapitalizmin ta kendisidir.

Kolay mı?

“Sermaye”, der Karl Marx, “Dünyaya her gözeneğinden kan ve pislik fışkırarak gelir… Eğer para, dünyaya bir yanağında kan lekesiyle geliyorsa; sermaye, tepeden tırnağa, her gözeneğinden kan ve çamur damlayarak gelir.”

Bugün dünyanın en zengin yüzde 10’u küresel servetin yüzde 75’ine sahiptir. En yoksul yüzde 50, yani yaklaşık 4 milyar insan ise servetin sadece yüzde 2’sini paylaşıyor. En zengin 60 bin kişi (yüzde 0,0001) dünyanın en yoksul 4 milyar insanın servetinden üç kat daha fazla varlığı elinde bulunduruyor. Biraz daha yaklaştıralım merceği, dünyanın en zengin 12 kişisinin serveti, dünya nüfusunun en yoksul 4 milyar insanın toplam varlığından daha büyük. Bu rakamlar eşitsizliğin, vahşi birikimin, sömürünün, sermaye ve varlık yoğunlaşmasının hangi düzeye ulaştığını, nasıl bir “vampir” hâline geldiğini gözler önüne sermiyor mu?

12 zengin ve 4 milyar yoksul insan… Sadece bu eşitsizlik uçurumu, burjuva toplumun nasıl bir dehşet dengesi üzerinde durduğunu göstermeye yeter.

Bu devasa eşitsizliğin kaynağı “açık, gaddar, doğrudan sömürü”dür. Birikim için birikim, sermayenin varlık biçimidir. “Açgözlülük ve bireysel çıkar tutkusu” sermayenin tek hareket ettirici gücüdür. Zenginler için, para sahipleri için insan, bir canlı, kişilik sahibi ve hakları olan biri değil, üzerinden kâr elde edilecek bir nesne, herhangi bir “şey”dir. Sermaye için yoksul insanlar, işçiler sadece ve sadece bir meta, bir sömürü nesnesidir. Sermaye sahipleri için kendileri dışında “insan” yoktur, geriye kalanlar birer sömürü ve/veya haz aracıdır.

Böylesi bir toplumda zenginler için her şey mubah, yoksullara ise her şeye müstahaktır, onlar alınıp satılabilir, kaçırılabilir, tecavüz edilebilir, etleri koparılabilir, kanları içilebilir, onlar bir hiçtir, onlar kullanılabilen ve değiştirilebilen birer meta ve tüketildikten sonra çöpe atılan birer atıktır. Bu, burjuva toplumun temel yasası, ahlâkı, değer yargısıdır.

Epstein rezaleti/ faciası burjuva ahlâkın net görüntüsüdür; “Finans aristokrasisinin zevkleri, mülkiyetin artık üretimden kopuk olduğu ve sadece lüks tüketim üzerinden varlık gösterdiği bir noktada, zorunlu olarak anormal ve sapkın bir karakter kazanır. Para, çamur ve kanın birbirine karıştığı bu bataklıkta, her türlü doğal bağ çözülür,” saptamasındaki üzere Karl Marx’ın…

Ona göre finans aristokrasisi, üreterek değil, başkalarının zaten var olan zenginliklerini cebe indirerek servet kazanır. Bu yapıda zevk ve sefahat artık sapkınlaşır; para, çamur ve kanın birbirine karıştığı bir bataklık yaratır.

Paradan para kazanan bu bir avuç burjuva, emeğe olduğu kadar, yaşama da hâkimidir. Sefahatte bütün aşağılık nitelikleri kendinde yeniden ve genişletilmiş olarak üretmektedir. Karl Marx’ın, “Mali aristokrasi, zevkleriyle olduğu gibi kazanç sağlama tarzıyla da lümpen proletaryanın burjuva toplumunun doruklarındaki yeniden doğumundan başka bir şey değildir,” ifadesindeki üzere.[9]

Yerküre, bir avuç sapkın oligark tarafından yönetilmektedir!

Bu bağlamda Epstein faciası, adaletin nasıl sınıfsal işlediğini gösteren, neredeyse ders niteliğinde bir olgudur. Aynı suç, sıradan bir fail için ömür boyu hapis anlamına gelirken; servet, ilişkiler ve statü söz konusu olduğunda bir kişinin/kişilerin seri suçlar diziminde “özel anlaşmalar”, geciktirilmiş davalar ve tozlu raflar devreye giriyor. Burada hukukun suskunluğu bir eksiklik değil; bilinçli bir tercihe dönüşüyor.

Epstein faciasının en rahatsız edici olan yanı, suçun gizli kalmış olması değil. Herkes tarafından bilinir olanlar. Asıl kriz, her şey açığa çıktığında bile neredeyse hiçbir şey olmaması.

Özellikle ABD gibi emperyal güçlerin tahakkümünde dezavantajlı ya da geri kalmış ülkelerde halklar bu sistemin odağında en ağır bedelleri ödüyor. Kölelik, insan ticareti, çocuk işçiler, tecavüz, istismar, Ortadoğu’da kaos üzerinden kenar süsü hâline getirilen kadın kimliğinin metalaşması, güçsüzün güçlüye altın tepsiyle ikram edilmesi…

Tam da bunun için Epstein faciası sadece bir suç ağına değil, dünyanın hangi suçları görmezden gelmeyi seçtiğine dair de çok şey söylerken; ücretli kölelik sistemi kapitalizmin insan(lık)a nasıl baktığını herkese bir kez daha anlatıyor.

* * *

Epstein faciası mı? Bunun bir de Leyla Erbil’in, “Bizim milli duygumuz din kökenli hoşgörüsüzlük, gaddarlık, aşağılık duygusu ve sinsiliktir”;[10] Aziz Nesin’in, “Zübük bir tane değil, hepimiz birer zübüğüz. Bizim hepimizin içinde zübüklük olmasa, bizler de birer zübük olmasak, aramızdan böyle zübükler büyüyemezdi. Hepimizde birer parça olan zübüklük birleşip, işte başımıza böyle zübükler çıkıyor. Oysa zübüklük bizde, bizim içimizde. Onları biz kendi zübüklüğümüzden yaratıyoruz. Sonra, kendi zübüklüklerimizin bitek Zübük’te birleştiğini görünce ona kızıyoruz. Bu zübükler her yerde var, biz zübükler nerede varsak, onlar da orada… Kendi içimizdeki zübüklükleri biriktirip, birleştirip zorlaya zorlaya zübük yaratıyoruz. Gerçekte zübük biziz, benim, sensin… Karşımıza bir zübük çıkıyorsa, onun zübüklüğünde bizim de bir parçamız var. Bu zübüklük bizde yaşıyor. Onları birer zübük olarak yaratan, ortaya çıkaran bizleriz,”[11] diye betimledikleri “Türk(iye) İnsanı” boyutu var.

Bu elbette maddi koşullarla doğrudan ilişkili…

“Nasıl” mı?

Maliye Bakanı Mehmet Şimşek döneminde AB ülkelerinde yüzde 6.7 artan enerji fiyatlarının yüzde 277 arttığı Türkiye’de[12] yoksulluktan ötürü ailesinden alınma riskindeki çocuk sayısının, 2025 Haziran’ında 171 bin 895’e ulaştığı Türkiye’de, “oturulamayacak derecede eski” 11 bin hanede insanlar yaşamlarını sürdürmeye çalışıyor; 11.8 milyon kişi ise aşırı açlık çekiyor.[13]

‘Küresel Emeklilik Raporu’na göre, 44 ülke arasında Türkiye’deki emekliler refah seviyesinde 33’üncü sırada yer alıyor. ‘Hayat Kalitesi Endeksi’nde 28’inci, ‘Güvenlik Endeksi’nde ise sonuncu.[14]

Dünya Bankası’nın ‘Küresel Findex 2025’ verilerine göre, yoksulluğu ve eşitsizliği en derin yaşayanlar konumundaki kadınlar, Türkiye’de hesap sahibi olmayan yetişkinlerin yüzde 77’sini oluşturuyorken;[15] kriz ülkeyi gençler için “kaygı cenneti”ne çeviriyor. ‘Youthall’un anketine göre neredeyse her iki gençten biri, “Geleceğe dair nasıl hissediyorsun?” sorusuna “Kaygılı” yanıtı veriyor.[16]

Geçim sıkıntısı, gelecek endişesi, yarına dair umutsuzluk derinleştikçe antidepresan kullanımı da artıyor. 10 yılda Türkiye’de antidepresan kullanımı yüzde 58.5 oranında artarak, 71 milyon kutuyu geçti.[17]

Şiddet yoğunlaşarak yaygınlaştı. Kadına ve çocuğa yönelik şiddet ihbarlarının yapıldığı ALO 183 Hattı’na 2024’deki ihbar sayısı 240 bine dayandı.[18]

Örneğin ‘Eğitim Reformu Girişimi’ne göre, çocukların durumu her geçen yıl daha kötüleşiyor.

Çalışmadaki veriler şöyle:

9 yılda çocukların karıştığı cinayet vakaları yüzde 131 arttı.

Uyuşturucu ticaretiyle ilişkili çocuk suçlarında artış oranı yüzde 119 oldu.

Şiddete maruz kalan çocuk sayısı 2020’den 2024’e kadar yüzde 156 artarak 279 bin 620’ye ulaştı.

2024’de “suça sürüklenen çocuk” olarak işlem gören çocuk sayısı 202 bin 778 olarak kaydedildi.

15 yaşındaki her 4 çocuktan biri okulda çeteler ile silah veya bıçak taşındığını gördüğünü söylüyor.[19]

2024’de 211 bin 940 çocuk hakkında suç dosyası açıldı. 43 bin 128’i hapis cezası olmak üzere, çocuklara yönelik toplam 63 bin 712 mahkûmiyet kararı alındı.[20]

‘Bir Utanç Tablosu: İstatistiklerle Çocuk’ raporunda, 22 yılda 789 bin 276 çocuğun evlendirildiği, 15 yaşından küçük 18 bin 595 çocuğun doğum yaptığı, “Çocuğun istismarı” suçlamasıyla 309 bin 483 dava açıldığı belirtiliyor.[21]

“Ankara’nın seks kölesi pazarı”ndan söz ediliyor.[22]

Bu da coğrafyamızın bir nevi Epstein faciası değil mi?

* * *

Bu tabloda ihtiyacımız olan tek şey boyun eğmeyen, onurlu, vicdanlı, örgütlü insan(lar).

Yaşadığın süre başkalarını olabildiğince mutlu etmek, yaşamı estetize etmek için çalışmak ve bu uğurda fark yaratmayı hedefleyen onlar için hayatın amacı onurlu, merhametli olmak ve mücadele etmektir.

Bu mümkün ve gereklidir. Çünkü insan(lık)ı ayakta tutan, iskelet ve kasları değil; yaşamı savunmak için dik durup, diklenen devrimci praksisidir.

Malum: “İnsanı köle yapmak, onu öldürmektir,” ilkesinden ödün vermeden insan, yaptıklarından gurur duyabilir. Ancak ücretli kölelik toplumunda yapmadıklarından çok daha fazla gurur duymalıdır. Böyle bir gurur icat edilmemişse de, ona olan ihtiyaç devasadır.

İnsan olmak ve kalmak, kimileri (ki bu “çoğunluk” da olabilir!) gerçeği unutsa da, ancak unutmamak ile mümkündür. Çünkü gerçeklerden, gönül bağı kurduğu, bilinçle bağlandığı her şeyden ölene kadar sorumludur o.

Kısa bir parantez açıp ekleyelim: “Kişinin uyanık olması için gözlerinin açık olması yeterli değildir,” diyen Jacques Derrida haklıdır.

Uyanmak, görmek, eleştirip kavramak gerek. Bunsuz insan olunmuyor.

Dert yanan, “Mutsuz” olduğundan söz eden birçok insan var hayatta. Onlara hemen inanmayın. Önce bir bakın hâlâ uyuyabiliyor mı? Mutsuzlukları onları uykudan edecek kadar sahici mi? Ya da kendilerini, aynı zamanda arzularını yenebilmişler mi?

Göz ardı edilmesin: İnsan(lık) ne kadar bağımlıysa, o kadar esirdir. Özgürleşmek bağımlılıklardan kurtulmayı, “resmi” olana boyun eğmemeyi “olmazsa olmaz” kılar. Çünkü insanların çoğu yapıyor diye, yanlış, yanlış olmaktan çıkmaz. En önemlisi de insan(lık), başkaldırmadan kendini yeniden yaratamaz.

“Çok diren, az itaat et” ilkesinden vazgeçmeyip, “Vincit qui se vincit/ Kendini yenen yenilmezdir”!

Tam da bunun için kararlı, meraklı, cesur olurken; herkesin sizi alkışlamasını ummamakta yarar var. Ayrıca bilinçle bağlanmak ve dikkatli olmak da vazgeçilmezdir. Çünkü dikkat, canlılıktır. Sizi yaşama bağlar. İstekli kılar.

Maksim Gorki’nin, “Dünya insanlar için karanlık bir gecedir. Herkes kendi yolunu aydınlatmak zorundadır,” uyarısının kulaklara küpe edilmesi “olmazsa olmaz”dır.

Dikey olmaktan kaçınan yatay insan ilişkilerini toplumsallaştıran insan(lık) için bir şey(ler)e sahip olmak değil, onurlu olmak önemliyken; çok şeyi olan değil, çok veren zengindir.

Değerli insan(lık) alçakgönüllü olandır; çok konuşanlar, süslenenler hep bir şeyleri gizlenmek isteyenlerdir. Özetle, yaşam için her şeyini vermiyorsan, iyi insan olmazsın.

Bu bağlamda geçmişin üzüntüleri, geleceğin endişeleriyle donanmış kaçıştan, bugün de hiçbir şey beklenmemelidir. Çünkü kaçmak çözüm değildir. Kaçtığını zannedenlerin yaptığı bir kere daha kendine toslamaktır; “Cesurca, bir tutkunun mutlak zaferiyle öbür dünyaya geçmek, yaşlanarak solup çürümekten daha iyiydi,” ifadesindeki üzere James Joyce’un.

Büyük bir tepeyi aştığında, karşısına daha aşılacak pek çok tepenin olduğunu unutmaması gereken insan(lık) gücünün, yeteneklerinin bilincine varıp, yeni onurlu hayat başlatmak için örgütlenip, özgürleşmekten başka seçeneği olmadığının farkına varmalıdır.

O hâlde ezilen insan(lık)ın, “Neyse o olmayı” reddetmesi gereken olduğunu bir an dahi “es” geçmeden; sınıflı toplum(lar)da egemenin hep hile yaptığı oyunda, ezilenler için adil oynamanın mümkün ve mantıklı olmadığı gerçeğinin altını ısrarla çizmek zorunludur. Teslim olup pes eden, kaybetmiştir. Direnip savaşan kaybetse de yenilmezdir.

Ancak her şey dümdüz ilerlemiyor. İnsan(lık) meselesi de engebeli, çetrefilli bir soru(n).

“Nasıl” mı?

Kapitalist yabancılaşma koşullarında yoğun bakımda olmadığı hâlde, bilinci kapalı ne kadar da çok insan var!

Aklı köleleştirilmiş insan(lar) bildiklerindense bilmeyip, anlamadıkları şeylere inanırlar; Jean-Paul Sartre’ın, “Dünyada, başkalarının yargısına aşırı derecede güvendikleri için cehennemde olan birçok insan var”; Dante Alighieri’nin, “Ey yukarıya doğru uçmak için doğmuş insanlık, neden hafif bir rüzgârda yere düşüyorsun?”[23] deyişleri meseleyi yeterince net anlatır.

Lakin aklının zincirlerini parçalayan insan(lar) dünyayı değiştiren tarihin öznesidir. Her şeyin bir sonu var dense de, güneş hep yeniden doğar, hayat devam eder.

Elbette acılarla doludur bu. Ama itirazların yara izleriyle dolu olduğunu bilmeyen var mı acaba?

Emil Cioran’ın yanıtı açık: “Başarısızlık ancak bir tanedir; çocuk olmaktan vazgeçmek”!

Edgar Morin’in yanıtı net: “Cesur olun, daha fazla cesaret, her zaman daha fazla cesaret”!

Maksim Gorki’in yanıtı öğretici: “Kendi kendinin patronu olmayı öğren, kimsenin etkisi altında kalma! Sessiz... sakin... ama inatla yaşa! Herkesi dinle, ama senin için en iyisi neyse, onu yap!”[24]

Antoine de Saint-Exupéry’in yanıtı sarsıcıdır: “Kendini yargılamak başkalarını yargılamaktan daha güçtür. Kendini yargılamayı başarabilirsen, gerçek bir bilgesin demektir.”[25]

Öyleyse aslolan: İnsan(lık) için en zor olan, her gün, her koşulda boyun eğmeden insan olmak ve kalmaktır. Çünkü, “Yaşama arzusu politik bir karardır. Açlıktan ölmeyeceğimizin garantisi, can sıkıntısından ölme riskini kabul ederek satın alınan bir dünyada yaşamak istemiyoruz,” Raoul Vaneigem’in dediği gibi![26]

Öyleyse “Küçük Adam”[27] olmaya kesinlikle “Hayır” diyerek, “Ya hep beraber, ya hiçbirimiz” haykırış ve duruşunun bugünün ihtiyacını en iyi ifade eden sloganı olduğunu unutmayıp/ unutturmamalıyız.

30 Temmuz 2026 20:28:17, İstanbul.

Notlar

[1] Madem ölmemiz gerekiyor, o hâlde yaşayalım.” (Seneca.)

[2] Karl Marx, Kapital, Sermayenin Üretim Süreci, Cilt: I, çev: Alaattin Bilgi, Sol Yay., 1965.

[3] Bkz: i) Temel Demirer, “Yıkım ile Yabancılaşma Kıskacında İnsan(sızlık)”, Görüş, Aralık 2021… https://temeldemirer.blogspot.com/2022/02/yikim-ile-yabancilasma-kiskacinda.html ii) Temel Demirer, “Gergedanlaş(tırıl)ma Kastı ve İnsan(lık)”, Esmer, No:75, Ekim-Kasım 2012… iii) Temel Demirer, “… ‘Ama’lı, ‘Fakat’lı, İnsan(lık) Hâl(sizliğ)i”, Patika, Kültür-Sanat-Edebiyat Dergisi, No:82, Temmuz-Ağustos-Eylül 2013… iv) Temel Demirer, “İnsan Olmanın (ve Kalmanın) Etiği”, Gündoğusu Dergisi, No:6 Şubat-Mart 2013… v) Temel Demirer, “İnsan Olmaya (ve Kalmaya) Söz Vermek”, İnsancıl, Yıl:23, No:269, Aralık 2012… vi) Temel Demirer, “Tüketile(meye)n İnsan(lık)”, Ümüş Eylül Dergisi, Yıl:7, No:27, Nisan-Mayıs-Haziran 2018… vii) Temel Demirer, “İtiraz Ahlâkı”, Ümüş Eylül Dergisi, Yıl:3, No:9, Ekim-Kasım-Aralık 2013… viii) Temel Demirer, “Dik Duran Aykırı İnsan(lar)”, İnsancıl, Yıl 21, No:252, Temmuz 2011… ix) Temel Demirer, “İnsanı İnsanlaştıran Değerler: Aşk, Sanat, Başkaldırı, Mücadele”, Güney Dergisi, No:86, Ekim-Kasım-Aralık 2018… x) Temel Demirer, “Umutsuzluğun Korkularına Son Vermek”, Kaldıraç Dergisi, No:247, Şubat 2022… xi) Temel Demirer, “İnsan(lık)ı Yazmak Hâl(ler)i”, Kaldıraç Dergisi, No: 234, Ocak 2021… xii) Temel Demirer, “… ‘Theatrum Mundi’ ya da İnsan(lık) Dekadansında, ‘Nasılsınız’?”, Güney Kültür Sanat Edebiyat Dergisi, No:102, Ekim-Kasım-Aralık 2022… xiii) Temel Demirer, “Ölüm Hakkında”, Kaldıraç Dergisi, No:121, Mayıs 2011… xiv) Temel Demirer, “Kork(ma)mak ve Özgürlük Üzerine”, Güney Dergisi, No:107, Ocak-Şubat Mart 2024… xv) Temel Demirer, “Kapitalist Uygarlık Krizi: İnsan(lık) Hâl(ler)i ve Çürüme”, Rojnameya Newroz, Nisan 2024… https://temeldemirer.blogspot.com/2024/04/kapitalist-uygarlik-krizi-insanlik.html xvi) Temel Demirer, “… ‘Uygarlık Krizi’de Felsefeye Düşen”, Kaldıraç Dergisi, No:287, Haziran 2025…xvii) Temel Demirer, “… ‘Çürüme ve Korku’nun Türk(iye) İnsan(sızlığ)ı”, Rojnameya Newroz, Temmuz 2023… https://temeldemirer.blogspot.com/2023/10/curume-ve-korkunun-turkiye-insansizligi.html xvii) Temel Demirer, “Türk(iye) İnsanı Çürü(tülü)rken”, Rojnameya Newroz, Kasım 2023…https://temeldemirer.blogspot.com/2025/01/turkiye-insani-curutulurken.html

[4] Émile Zola, Nana, çev: Bertan Onaran, İş Bankası Yay., 2015.

[5] İlayda Kaya, “Günde En Az 9 Silahlı Olay”, Birgün, 28 Eylül 2025, s.3.

[6] “The Lancet: 1.2 Milyar Kişinin Ruh Sağlığı Bozuk”, 23 Mayıs 2026… https://www.birgun.net/haber/1-2-milyar-kisinin-ruh-sagligi-bozuk-en-riskli-grup-15-19-yas-arasi-714383

[7] Yücel Özdemir, “Milyarderlerin ‘Kurtarılmış Bölgeler’ Planı”, Evrensel, 13 Şubat 2026, s.7.

[8] Ergin Yıldızoğlu, “Bir Semptom Olarak Skandal”, 5 Şubat 2026… https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/ergin-yildizoglu/bir-semptom-olarak-skandal-2476073

[9] Arif Çelebi, “Kapitalizmin Foseptik Çukurundan Bir Sızıntı: Epstein Dosyaları”, 14 Şubat 2026… https://www.avrupademokrat9.com/kapitalizmin-foseptik-cukurundan-bir-sizinti-epstein-dosyalari-arif-celebi/

[10] Leyla Erbil, Zihin Kuşları, İş Bankası Kültür Yay., 2024, s.111.

[11] Aziz Nesin, Zübük, Nesin Yay., 2014, s.264.

[12] inan mutlu@inanmutlu1, 28 Temmuz 2026… https://x.com/inanmutlu1/status/2082008767923659117?s=20

[13] Mustafa Bildircin, “Bu Tablo Ülke İçin Büyük Utanç”, Birgün, 15 Ağustos 2025, s.3.

[14] “Yaşam Standartları En Dibi Gördü”, Birgün, 22 Eylül 2025, s.4.

[15] Melisa Ay, “Her Alanda Cinsiyet Eşitsizliği”, Birgün, 8 Eylül 2025, s.4.

[16] “Kriz, Pahalılık, Güvencesizlik: Ülke ‘Kaygı Cenneti’…”, Birgün, 22 Eylül 2025, s.4.

[17] “Umut Azaldıkça İlaç Satışı Arttı”, Birgün, 23 Ocak 2026, s.2.

[18] “Şiddet Hattına Rekor Başvuru”, Birgün, 22 Şubat 2025, s.5.

[19] Gülseven Özkan, “Her 4 Öğrenciden 1’i Okulda Silah ve Bıçak Görüyor”, 9 Mayıs 2026… https://kisadalga.net/haber/ozel-haber/egitim-reformu-girisiminden-okul-guvenligi-raporu-her-4-ogrenciden-biri-okulda-silah-ya-da-bicak-goruyor-137822

[20] Mustafa Bildircin, “Yüz Binlerce Çocuk Suça Sürüklendi”, Birgün, 22 Şubat 2025, s.5.

[21] Mustafa Bildircin, “Türkiye’de Çocuk Olmanın Ağırlığı”, Birgün, 24 Şubat 2025, s.3.

[22] İsmail Saymaz, “Ankara’nın Seks Kölesi Pazarı”, 13 Ocak 2026… https://halktv.com.tr/makale/ankaranin-seks-kolesi-pazari-1000305

[23] Dante Alighieri, İlahi Komedya, çev: Ayçin Kantoğlu, Everest Yay., 2021.

[24] Maksim Gorki, Çocukluğum, çev: Mehmet Zorludağ, İlya Yay., 2014.

[25] Antoine de Saint-Exupéry, Küçük Prens, çev: Cemal Süreya-Tomris Uyar, Can Yay., 2015.

[26] “Gerçekte bireysel yaşamayı ortaklaşa duruma getirecek olan kimlerdir? Bugün kapitalist kültürün yetiştirdiği ve şartladığı insanlar. Kapitalist toplumlarda teknoloji, farklılaşmaları ortadan kaldırıp insan bireyselliğini öldürür. Bu durumda bireyselliğin üzerine basmak, Yeni Kapitalizm’in teknolojisine açılmış bir savaşı ortaya koyar. Bugün eylem içinde bulunan gençler, Yeni Kapitalizm teknolojinin yarattığı gençlerdir. Gerçekte gençlerin öne sürdükleri ortaklaşa çaba, teknolojinin etkilerinden ve onların bunu belki de bilinçsizce savunmalarından gelmektedir. Kendilerini gerçekten sosyalizme ve devrimciliğe adamış gençlerin yapmak istedikleri bu eylem, gerçekte düzenin onlara yaptırdığı bir eylem görünüşünü alır. Bir zamanlar yazdığım bir şiirde şöyle bir dize vardı: ‘Marksistim, çünkü tutucuyum’…” (Pier Paolo Pasolini, Hepimiz Tehlikedeyiz, çev: Hasan Aydın, Şehir Yay., 1992, s.46-47.)

[27] “Hangi içgüdüler seni dürtüyor, seni hayal kırıklığına uğratınca, eşini karalamaya, kötü niyetli komşunun hoşuna gitmiyor diye, çocuğuna eziyet etmeye, arkadaşını aldatmaya, iyi yürekliyle alay edip onu sömürmeye, kamçı karşısında iki büklüm olmaya, verilen yerde almaya, talep edilen yerde vermeye, ama sevgiyle verilen yerde hiç vermemeye; düşene ya da düşmek üzere olana bir tekme de sen vurmaya, doğrunun söyleneceği yerde yalan söylemeye ve yalanı değil de doğruyu kovuşturmaya. Sen kendini hep kovuşturanların safında buluyorsun, küçük adam!” (William Reich, Dinle Küçük Adam, çev: Şemsa Yeğin, Payel Yay., 1986.)