SİBEL ÖZBUDUN

“Kadınların başkaldırması, insanlığın başkaldırması demektir.”[1]

Bu yıl beşincisini düzenlediniz… Sanırım hepsine çağırdınız beni; çoğuna da katıldım (galiba biri hariç…) Sağ olun. Geleneksel Kadın Kampı… Bir kez daha Karaburun…

Bu yıl beşincisi olduğu için çoğunuzu tanıyorum. Konuşmam öncesi ya da sonrasında çok sohbet etmişliğimiz var. Dahası, SKH’nın hemen tüm şubelerinde çeşitli söyleşilere katıldım, genel kurullarınıza konuk oldum. Yabancınız değilim yani…

Ama itiraf edeyim, bu kez şaşırdım. Kamp alanına indiğimdeki sahne, oldukça aşina. Çadırlar, plastik sandalyeler, bir masa etrafında fasulye ayıklayan, domates doğrayan, ortalığı düzenleyen kadınlar; bir ağacın etrafında o günün drama çalışmasının son sahneleri. Ve her kadın kampının, yo hayır, her kadın etkinliğinin olmazsa olmazı, ortalıkta koşuşturan çocuklar - içinizden birine emanet…

Peki, şaşırtıcı olan ne? İlki, karşılaştığım yüzlerden çoğunu ilk kez görüyorum. Zayıf belleğimin bir yanıltması mı? “Her şeyin sorumlusu” Melisa’ya soruyorum. “Yok hocam, bu kez sosyal medya hesaplarımızdan duyuru yaptık. Katılan arkadaşların çoğuyla biz de yeni tanıştık…”

Kamp iki günlük. Benim söyleşi ikinci gün olacak. Ama bir günde tanışmış, kaynaşmış, bu da yetmemiş, kampın gündelik işlerini aksamasız yürütecek kadar örgütlenmişsiniz - emirsiz, komutasız, talimatsız…

Bunun kadar olmasa da (bunu daha önceki kamplarda da gözlemlemiştim) şaşırtıcı gelen ikinci gözlem ise yaş ortalamasının yüksekliği. Katılımcı kadınların çoğu 30 yaş eşiğini aşmış gözüküyor; 45+’ların temsil oranı da azımsanmayacak kertede…

Katıldığım tüm sosyalist/ devrimci etkinliklerde gençlerin sayısının azlığı beni rahatsız eder. Ak saçlıların sayısına bakıp da, “bizim kuşak da gidince bu işler kimlere kalacak acaba?” diye düşünmüşümdür pek çok kez. Tek istisnayla: Kadın hareketi…

Kadın hareketinde ak (haydi “kır” diyelim) saçlıların fazlalığı, hareketin yerleşikleşmekte ve gerçek kitlesine kavuşmakta olduğuna delalet eder kanımca. Çünkü “kadınlık yükü” esas olarak evlenip çoluk çocuğa karıştığınızda; çocuğun dersleri, geçim sıkıntısı, ev işlerini zamanında yetiştirme maratonuna giriştiğinizde; eşinizle her kavgada kapıyı vurup çekip gidemeyeceğinizi kavradığınızda; patronunuz/ müdürünüz “bu akşam mesai var” dediğinde “çocuğu okuldan kim alacak/ alışverişi ne zaman yapıp akşam yemeğini nasıl yetiştireceğim” sorularıyla yüreğiniz hopladığında yüklenir sırtınıza. Her geçen gün biraz daha eksiltir sizi; kitap okuyamaz, sinemaya-tiyatroya gidemez, dünyada neler olup bittiğini izleyemez olursunuz, maddi sıkıntılardan, vakitsizlikten ve yalıtılmış yaşamınızın ufkunuzu her geçen gün biraz daha daraltmasından. İlk gençliğinizin delidolu, isyancı, tutkulu, özgüvenli kızı giderek tereddütlü, kendine güvensiz, ürkek bir gölgeye dönüşmektedir. Kadınların karar vermesi gereken, çok kritik bir moment.

Kampta tanıştığım saçları kırlaşmaya yüz tutmuş, kırışıklıkları yüzlerini süsleyen kadınlar, bu kararı vermiş gözüküyorlardı: “Ben, uzun zamandır ilk defa kendim için, kadınlar için bir şey yapacağım. Sosyalist Kadın Hareketi’nin yaz kampına katılacağım. Daha önce hiç tanımadığım bir kolektivitenin içine gireceğim. İrademi onlarınkine katacağım. Fasulye de ayıklayacağım, denize de gireceğim, akşam şarap içip birlikte şarkı da söyleyeceğiz, drama atölyesine de katılacağım, diğer kadınlarla birlikte oturup “başka bir dünya”nın nasıl mümkün olabileceğine de kafa yoracağız, NATO ve savaş üzerine de tartışacağız… Evdeki iki gün başının çaresine baksın!”

Gülmeyin, yadırgamayın. Bir öğrenci genç kadın için son derece doğal olabilecek bu “hamle” orta yaş dolaylarında, çalışma yaşamı ve ev işleri -haydi kendi terminolojimizle söyleyeyim: Üretim ile yeniden üretim arasına sıkışmış, dolap beygiri gibi ikisi etrafında gidip gelen kadınlar için bir uzun atlama rekoru denemesidir…

Kampta benim payıma düşen, NATO’yu, savaşı, krizleri konuşmaktı. Deniz ve güneşin rehaveti, iki günün yorgunluğu üzerine konuşması zor bir konu… (Laf aramızda, bence de keşke ekonomik, siyasal, ekolojik vb. krizlerden, savaşlardan, bunların kadınların hayatını nasıl tarumar ettiğinden hiç söz etmek zorunda kalmasak… Ne bileyim, aşktan, şiirden, sanattan, ya da mahalle ve işyeri kreşlerinde görevli kadın ve erkek bakıcıların nasıl eğitilmesi gerektiğinden filan konuşsak… ) Karşımda cep telefonuyla oynayan, ya da mahmur gözlerle, “bir an önce bitir de işimize bakalım” dercesine yüzüme umarsız bakanları görmekten korkuyordum. Bu da üçüncü şaşkınlığım: Öyle olmadı.

İlgiyle dinlediniz beni. Sözlerim bittiğinde çok nitelikli sorular sordunuz, kaydedilesi katkılarda bulundunuz. “Benden kaçamazsın, dünya!” diyordunuz sanki: “İzliyorum seni, ve illa ki değiştireceğim!”

Söyleşi bittiğinde kampın da sonuna gelmiştik. Yıllardır aynı işi yapıyormuş gibi, yarım saat içinde çadırları söktünüz, eşyaları topladınız, masaları, iskemleleri kamyonete yüklediniz, çöpleri kaldırdınız, kamp alanını nasıl teslim aldıysanız öyle bırakmaya özen göstererek sizi geldiğiniz yerlere götürecek otobüslerde yerlerinizi aldınız.

Yolunuz açık olsun. Bu dünyayı daha yaşanılası kılmak üzere dolduracağımız meydanlarda, sokaklarda, belki de gelecek yılın kampında yeniden buluşmak üzere hoşça kalın!

29 Ağustos 2026 15:28:41, Muğla.

*N O T L A R*

[1] Angela Davis.


Anahtar Kelimeler:

. SKH yaz kampından izlenimler

. kadın dayanışması ve kolektif örgütlenme

. kadın hareketinde toplumsal dayanışma

. Sibel Özbudun

. kadın dayanışması

. kadın hareketi

. kadın örgütlenmesi

. kadınların başkaldırısı

. kolektif örgütlenme

. kadın mücadelesi

. sosyalist kadın hareketi

. kadın özgürleşmesi

. kadınların toplumsal mücadelesi