ABD'nin Ortadoğu'daki askeri ve siyasi hegemonyası çözülürken Türkiye, İran, Suudi Arabistan, Pakistan, Çin ve Rusya'nın oluşturduğu yeni güç ilişkileri bölgenin geleceğini yeniden şekillendiriyor. Emekli Albay Douglas Macgregor'a göre asıl mesele yalnızca İran savaşı değil: Washington'ın eski düzeni sürdürme kapasitesini giderek kaybetmesi.

Ortadoğu'da Amerikan Çağının Sonu mu?

Türkiye–İsrail gerilimi, İran savaşı ve değişen güç dengeleri

Ortadoğu'da savaşın cepheleri genişlerken, bölgenin yalnızca yeni bir çatışma dönemine değil, aynı zamanda yeni bir jeopolitik düzenin doğuşuna sürüklendiği görülüyor.

İsrail'in Suriye'deki bir hava üssüne yönelik saldırısı, Türkiye ile İsrail arasında doğrudan bir askeri çatışma ihtimalini yeniden gündeme getirirken; İran'la süren gerilim, Basra Körfezi'ndeki saldırılar, Yemen'deki çatışmalar ve ABD'nin bölgedeki askeri varlığının geleceği birbirinden bağımsız gelişmeler olmaktan çıkıyor.

Emekli Albay Douglas Macgregor'a göre bütün bu gelişmelerin ortak noktası, ABD'nin Ortadoğu'daki eski ağırlığını kaybetmeye başlamasıdır.

Macgregor'un değerlendirmesine göre Washington açısından asıl sorun, tek tek askeri operasyonların başarısından çok daha büyük: ABD, ekonomik, mali ve askeri kapasitesi bakımından artık geçmişte olduğu gibi bölgenin düzenleyici gücü olabilecek durumda değildir.

Ve bu boşluk giderek başka aktörler tarafından doldurulmaktadır.

Türkiye–İsrail çatışması artık ihtimal dışı değil

Macgregor, Suriye'deki son gelişmelerin Türkiye ile İsrail arasında doğrudan bir çatışmanın habercisi olabileceğini düşünüyor.

Ona göre İsrail'in Suriye'deki askeri hedeflere yönelik operasyonları sırasında Türkiye'nin sahadaki varlığının dikkate alınması gerekiyor. Türk subaylarının bir bölgeyi incelemek üzere gönderilmesinin ardından İsrail'in hava saldırısı düzenlemiş olabileceğini belirten Macgregor, bunun Ankara tarafından ciddi bir uyarı olarak algılanabileceğini savunuyor.

Macgregor'un daha önce de Türkiye ile İsrail arasındaki işbirliğini kalıcı bir stratejik uzlaşmadan ziyade geçici bir ateşkes olarak değerlendirdiği anlaşılıyor.

Onun ifadesiyle bu ilişki, 1939'daki Nazi-Sovyet Paktı'nın Ortadoğu'daki karşılığı gibiydi: çıkarların geçici olarak örtüştüğü, ancak temel jeopolitik hedeflerin birbirinden farklı kaldığı bir anlaşma.

Dolayısıyla Macgregor, Türkiye ile İsrail arasında gelecekte doğrudan bir savaş çıkabileceğini düşünüyor.

Bu ihtimalin özellikle Suriye üzerinden şekillenmesi ise tesadüf değil.

Ankara'nın Suriye'ye bakışı

Washington'daki geleneksel Ortadoğu perspektifinden bakıldığında Türkiye, Suriye'nin toprak bütünlüğünü savunan NATO üyesi bir devlet olarak değerlendirilebilir.

Macgregor ise Ankara'nın bölgeye çok daha farklı bir tarihsel perspektiften baktığını öne sürüyor.

Ona göre Türkiye'deki stratejik çevrelerin önemli bir bölümü, özellikle Suriye'nin kuzeyi ve Irak'ın kuzeyindeki bazı bölgeler konusunda Osmanlı sonrası sınır düzenini bugünkü kadar kesin ve değişmez görmüyor.

Macgregor, Türk generallerinin Irak'ın işgali döneminde Amerikalı meslektaşlarına Erbil gibi kentlerin tarihsel olarak Türk dünyasının parçası olduğunu söylediklerini aktarıyor.

Bu bakış açısına göre Suriye yalnızca komşu bir ülke değil; Türkiye'nin güvenliği, ekonomik çıkarları ve tarihsel hafızası açısından doğrudan bağlantılı bir coğrafya.

Bu nedenle İsrail'in Suriye'deki nüfuzunu genişletmesi Ankara tarafından yalnızca İsrail'in güvenlik politikası olarak görülmeyebilir.

Türkiye açısından mesele, İsrail'in kuzeye doğru genişleyen stratejik alanının kendi güvenlik kuşağına yaklaşmasıdır.

Macgregor'un dikkat çektiği sembolik gelişmelerden biri de Türkiye Dışişleri Bakanı'nın Şam ziyaretidir. Bakanın ziyaret sırasında Osmanlı döneminden kalma bir türbeye gitmesini, yalnızca dini veya kültürel bir ziyaret olarak değil, bölgedeki aktörlere verilmiş siyasi bir mesaj olarak yorumluyor.

Mesaj açıktır:

Türkiye geri dönmüştür.

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan: Yeni bir eksen mi?

Ortadoğu'daki en önemli gelişmelerden biri ise Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki yakınlaşmadır.

Bu oluşumu yalnızca mezhepsel bir ittifak olarak değerlendirmek, Macgregor'a göre büyük resmi kaçırmak anlamına geliyor.

Bu yeni ilişkiler ağının hedeflerinden birinin İran'ı çevrelemek olduğu yönündeki yorumları reddeden Macgregor, daha geniş bir jeopolitik dönüşüme dikkat çekiyor.

Ona göre mesele, İsrail'in bölgesel hedeflerinin sınırlandırılmasıdır.

Başka bir ifadeyle Ortadoğu'da yalnızca İran'a karşı değil, İsrail'in bölgesel nüfuzunu sınırlamaya yönelik yeni bir güç dengesi ortaya çıkıyor.

Suudi Arabistan'ın petrol ve finansal kaynakları, Türkiye'nin stratejik ve askeri kapasitesi ve Pakistan'ın nükleer caydırıcılığı bu denklemde birbirini tamamlayan unsurlar olarak ortaya çıkıyor.

Bu nedenle ortaya çıkan tablo, klasik anlamda bir askeri ittifaktan daha fazlasını ifade edebilir.

NATO üyeliği Türkiye'yi sınırlar mı?

Türkiye'nin NATO üyeliği, Ankara ile Washington veya Ankara ile Tel Aviv arasında olası bir çatışmanın otomatik olarak engellenebileceği anlamına mı geliyor?

Macgregor bu konuda oldukça kuşkucu.

Ona göre Türkiye'nin NATO içinde kalması, Ankara'nın kendi stratejik çıkarları doğrultusunda hareket etmesine engel olmayabilir.

Bu değerlendirme, NATO'nun geleceği açısından da önemli bir soruyu gündeme getiriyor:

Bir ittifakın üyesi olmak ile o ittifakın stratejik çıkarlarını paylaşmak aynı şey midir?

Türkiye son yıllarda NATO içinde kalırken aynı zamanda Rusya, İran, Çin ve Körfez ülkeleriyle ilişkilerini geliştiren çok yönlü bir dış politika izliyor.

Dolayısıyla Ankara'nın öncelikleri ile Washington'ın öncelikleri arasındaki mesafenin büyümesi, NATO'nun geleceği açısından da ciddi sonuçlar doğurabilir.

Türkiye'deki Amerikan nükleer silahları

Söyleşinin en dikkat çekici bölümlerinden biri de Türkiye'deki ABD nükleer silahları meselesi.

Macgregor, Pentagon'da görev yaptığı dönemde Türkiye'deki Amerikan nükleer silahlarının geri çekilmesini savunan bir memorandum hazırladığını belirtiyor.

Bu silahların esas olarak Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği'ne karşı kullanılmak üzere Türkiye'ye yerleştirildiğini söyleyen Macgregor, bugünkü jeopolitik koşullarda bunların Türkiye'de tutulmasının riskli olduğunu düşünüyor.

Daha da dikkat çekici olan ise Pakistan faktörü.

Macgregor, geçmişte Türk askeri yetkililerinden, Türkiye'nin gelecekte nükleer bir kapasiteye ihtiyaç duyması halinde Pakistan'ın yardımcı olabileceği yönünde mesajlar aldığını ileri sürüyor.

Bu iddia, Türkiye-Pakistan ilişkilerinin yalnızca savunma sanayii veya ekonomik işbirliği çerçevesinde değerlendirilmemesi gerektiğini düşündüren önemli bir jeopolitik iddia olarak ortaya çıkıyor.

İran savaşı: Washington'ın hesaplayamadığı savaş

Macgregor'un analizinin merkezinde ise İran bulunuyor.

Ona göre ABD, İran karşısında kısa süreli bir askeri operasyon mantığıyla hareket ediyor. Ancak İran uzun süreli savaşa hazırlıklı.

Bu, Amerikan askeri doktrininin temel zayıflıklarından biri.

ABD ordusu büyük ölçüde kısa süreli, yüksek teknolojiye dayalı savaşlar için yapılandırılmış durumda. İran ise uzun süreli çatışmaya, yıpratma savaşına ve bölgesel ağlara dayalı bir stratejiye sahip.

Macgregor bu durumu Birinci Dünya Savaşı'ndaki Çanakkale örneğiyle karşılaştırıyor.

İngiltere'nin Osmanlı kuvvetlerini küçümsediğini, yeterli hazırlık yapmadan Çanakkale'ye girdiğini ve daha sonra çok daha büyük bir kuvvetle tahliye etmek zorunda kaldığını hatırlatıyor.

Bugün de benzer bir stratejik yanılgının İran konusunda yaşandığını düşünüyor:

Düşman küçümsendi, kendi kapasitesi ise olduğundan büyük değerlendirildi.

Taktik nükleer silah tartışması

İran'a karşı taktik nükleer silah kullanılması ihtimali, söyleşinin en ürkütücü başlıklarından biri.

Macgregor'a göre Washington'daki bazı çevrelerde bu seçenek gerçekten tartışılıyor.

Ancak ona göre taktik nükleer silahların kullanılması İran'ı teslim olmaya zorlamayacak; tam tersine, küresel sistemi daha tehlikeli bir aşamaya taşıyacak.

Buradaki temel sorun İran'ın 1945'teki Japonya gibi izole bir devlet olmaması.

İran'ın Rusya ve Çin ile ilişkileri var. Ekonomik, siyasi ve askeri destek kanalları mevcut.

Dolayısıyla İran'a karşı nükleer silah kullanılması, sadece İran'ı değil, Rusya ve Çin'i de doğrudan ilgilendiren yeni bir stratejik eşik yaratacaktır.

Macgregor'un uyarısı burada son derece açık:

Nükleer silah kullanmak savaşı bitirmek yerine Pandora'nın kutusunu açabilir.

ABD'nin asıl cephesi: Ekonomi

Fakat söyleşinin belki de en önemli noktası, savaşın yalnızca askeri boyutuyla sınırlı olmaması.

Macgregor'a göre ABD'nin gerçek kırılganlığı ekonomik ve mali sisteminde ortaya çıkıyor.

Özellikle Amerikan tahvil piyasasındaki gelişmelerin Washington'ın küresel askeri rolü üzerinde ciddi etkileri olabileceğini savunuyor.

Yüksek kamu borcu, artan faiz maliyetleri ve doların uluslararası konumuna ilişkin tartışmalar, ABD'nin sınırsız bir askeri güç kullanma kapasitesini doğrudan etkiliyor.

Çünkü küresel hegemonya yalnızca uçak gemileriyle sürdürülemez.

Bir imparatorluğun askeri gücünün arkasında ekonomik güç olmak zorundadır.

Macgregor'a göre ABD bugün tam da bu noktada tarihsel bir sorunla karşı karşıya.

Washington bir yandan dünyanın farklı bölgelerinde askeri varlığını sürdürmeye çalışırken, diğer yandan kendi ekonomik ve toplumsal kırılganlıklarıyla mücadele ediyor.

Bu nedenle İran savaşı ile ABD'nin ekonomik sorunları birbirinden ayrı düşünülemez.

Körfez ülkelerine mesaj: Amerikalılar bir gün gidecek

Macgregor'un Körfez ülkelerine yönelik mesajı ise oldukça yalın:

İran komşunuzdur. Amerika değildir.

Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Bahreyn ve diğer Körfez ülkeleri, gelecekte İran'la aynı coğrafyada yaşamaya devam etmek zorunda.

Amerikan askerleri ise bir gün geri dönecek.

Bu nedenle bölge ülkelerinin Washington'a bağımlı güvenlik anlayışını yeniden değerlendirmeleri gerektiğini düşünüyor.

Macgregor'a göre ABD'nin bölgeden çekilmesi yalnızca bir askeri geri çekilme olmayacak; aynı zamanda bölgesel güç dengelerinin tamamen yeniden kurulması anlamına gelecek.

ABD giderse boşluğu kim dolduracak?

Ve burada söyleşinin en önemli aktörlerinden biri ortaya çıkıyor:

Çin.

Macgregor'a göre Ortadoğu'daki Amerikan nüfuzunun gerilemesi, bölgenin Çin tarafından işgal edileceği anlamına gelmiyor.

Tam tersine, Çin'in yaklaşımı Washington'ınkinden oldukça farklı.

Çin yabancı ülkelerde yüzlerce askeri üs kurmak yerine ticaret, altyapı, enerji, diplomasi ve ekonomik karşılıklı bağımlılık üzerinden nüfuz oluşturuyor.

Pekin'in temel hedefi üsler değil:

erişim, ticaret ve iyi ilişkiler.

Bu nedenle ABD'nin bölgeden çekilmesi halinde Çin'in bölgedeki ekonomik ve stratejik rolünün hızla artması şaşırtıcı olmayacaktır.

Rusya da bu denklemde önemli bir aktör olmaya devam ediyor.

Böylece ortaya Türkiye, İran, Rusya, Çin, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın farklı düzeylerde birbirleriyle bağlantılı olduğu yeni bir jeopolitik ağ çıkıyor.

Batı'nın karşısında yükselen BRICS

Macgregor bu dönüşümü daha geniş bir küresel sistem değişiminin parçası olarak görüyor.

Bir tarafta Soğuk Savaş sonrası dönemin Amerikan merkezli siyasi, ekonomik ve askeri düzeni var.

Diğer tarafta ise Çin'in merkezinde bulunduğu, Rusya'nın önemli bir rol üstlendiği BRICS ekseni giderek genişliyor.

Peki ülkeler neden bu yeni yapıya yöneliyor?

Macgregor'un cevabı oldukça sert:

Çünkü artık Washington tarafından sürekli baskı altında tutulmak istemiyorlar.

Dünya Bankası ve diğer Batı merkezli finans kuruluşlarının kredi mekanizmalarının siyasi ve ekonomik koşullarla birlikte geldiğini savunan Macgregor, gelişmekte olan ülkelerin bu sistemden giderek uzaklaştığını düşünüyor.

Bu ülkeler artık kendi ticari ilişkilerini, ekonomik modellerini ve siyasi yapılarını Washington'ın taleplerine göre biçimlendirmek istemiyor.

Sonuç olarak dünya, tek merkezli bir sistemden çok merkezli bir sisteme doğru ilerliyor.

İngiliz İmparatorluğu'nun sonu ve Amerika'nın geleceği

Macgregor'un ABD'nin bugünkü durumuna ilişkin en çarpıcı tarihsel benzetmesi ise Britanya İmparatorluğu.

Britanya, Almanya ile yürüttüğü uzun savaşın ekonomik yükünü taşıyamaz hale geldi.

Savaş kazanılmış olsa bile Britanya'nın kendisi tükenmişti.

İmparatorluk sürdürülemedi.

Macgregor'a göre ABD de benzer bir tarihsel tuzağa düşüyor:

Kendi gücünü korumak adına yürüttüğü savaşlar, sonunda o gücün ekonomik temelini aşındırıyor.

Ortadoğu'daki askeri varlığın maliyeti, Ukrayna savaşı, İran'la çatışma ve İsrail'e verilen destek bu tablonun parçaları olarak görülüyor.

Sorun artık yalnızca Washington'ın bir savaşı kazanıp kazanamayacağı değil.

Asıl soru şu:

Amerika aynı anda bütün bu savaşları finanse edebilecek ve sürdürebilecek ekonomik güce sahip mi?

İsrail faktörü

Macgregor'a göre Washington'ın Ortadoğu'dan çekilmesini zorlaştıran en önemli unsur ise İsrail.

ABD bölgeden çekilirse İsrail'in güvenlik mimarisi de büyük ölçüde değişecek.

Washington'daki İsrail yanlısı siyasi çevrelerin Amerikan yönetiminin bölgeden tamamen çıkmasına izin vermeyeceğini düşünen Macgregor, bunun ABD'yi giderek daha büyük bir stratejik yükün altına soktuğunu savunuyor.

Bu noktada mesele yalnızca ABD-İsrail ilişkisi olmaktan çıkıyor.

Mesele, Amerikan dış politikasının kendi stratejik çıkarlarıyla ne ölçüde örtüştüğü sorusuna dönüşüyor.

Hegemonyanın sonu mu?

Söyleşinin son bölümünde tartışma artık İran'dan, Suriye'den veya İsrail'den daha büyük bir alana taşınıyor.

Macgregor'a göre 1990'lardan bu yana savunulan "kurallara dayalı liberal uluslararası düzen" söylemi giderek inandırıcılığını kaybediyor.

Çünkü bu düzenin temelinde egemen devletlerin eşitliği bulunmasına rağmen, Washington'ın başka ülkelerin egemenliğine askeri müdahalelerde bulunması ciddi bir çelişki yaratıyor.

Demokrasi, insan hakları ve liberal düzen söylemi, zaman içinde birçok ülke tarafından Amerikan hegemonyasının meşrulaştırılması olarak görülmeye başlandı.

İran savaşı ise bu sürecin kırılma noktalarından biri olabilir.

Çünkü artık karşı karşıya olan yalnızca iki devlet değil.

Karşı karşıya gelen iki farklı dünya düzeni var.

Bir tarafta ABD merkezli, askeri güce ve ittifaklar sistemine dayanan eski düzen.

Diğer tarafta Çin'in ekonomik ağırlığı, Rusya'nın askeri ve enerji kapasitesi, İran'ın bölgesel etkisi ve Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan gibi ülkelerin giderek daha bağımsız hareket ettiği çok merkezli yeni düzen.

Ortadoğu'da başlayan, dünyayı değiştirecek bir dönüşüm

Belki de söyleşinin en çarpıcı sonucu burada yatıyor.

Ortadoğu'da yaşananlar yalnızca yeni bir savaşın başlangıcı olmayabilir.

Aynı zamanda Amerikan yüzyılının son aşamasının habercisi olabilir.

ABD'nin bölgeden çekilmesi halinde ortaya çıkacak boşluk, uzun süre boş kalmayacaktır.

Türkiye kendi tarihsel ve stratejik alanını genişletmeye çalışacaktır.

İran bölgesel nüfuzunu koruyacaktır.

Suudi Arabistan kendi güvenlik mimarisini yeniden kuracaktır.

Pakistan stratejik ağırlığını artıracaktır.

Rusya ve Çin ise ekonomik, diplomatik ve askeri araçlarla bölgede daha fazla söz sahibi olacaktır.

Ve bütün bu gelişmelerin merkezinde Suriye, İran ve Basra Körfezi bulunuyor.

Bu nedenle bugün Ortadoğu'da yaşanan çatışmayı yalnızca "İran savaşı" olarak okumak yetersiz kalıyor.

Daha büyük bir dönüşüm yaşanıyor:

Bir hegemonik düzen çözülüyor; yerine henüz sınırları ve kuralları tam olarak belli olmayan çok merkezli bir dünya sistemi kuruluyor.

Macgregor'un söyleşinin sonunda yaptığı tarihsel gönderme bu nedenle oldukça anlamlı:

Medeniyetin beşiği olarak kabul edilen Mezopotamya'da başlayan büyük tarihsel süreç, belki de yine aynı coğrafyada yeni bir dönemin başlangıcına tanıklık ediyor.

Ve bu kez mesele yalnızca Ortadoğu'nun kimin kontrolünde olacağı değil.

Dünyanın bundan sonra kimin tarafından ve hangi kurallarla yönetileceği.

Referens Röportaj: https://www.youtube.com/watch?v=sfhGYDFbYb4 *


*Etiketler:*** Ortadoğu, ABD, Amerika, Amerikan hegemonyası, ABD hegemonyası, Türkiye, İsrail, Türkiye İsrail ilişkileri, Türkiye İsrail gerilimi, İran, İran savaşı, Suriye, Suudi Arabistan, Pakistan, Türkiye Suudi Arabistan ilişkileri, Türkiye Pakistan ilişkileri, Çin, Rusya, BRICS, NATO, Ortadoğu'da yeni düzen, Ortadoğu jeopolitiği, Ortadoğu savaşları, Ortadoğu krizi, ABD dış politikası, Amerikan dış politikası, Washington, Pentagon, Trump, NATO Türkiye, S-400, F-35, nükleer silahlar, taktik nükleer silah, İran ABD savaşı, Körfez, Basra Körfezi, Hürmüz Boğazı, İsrail ABD ilişkileri, Çin Ortadoğu, Rusya Ortadoğu, çok kutuplu dünya, multipolar dünya, küresel güç dengeleri, Amerikan imparatorluğu, ABD'nin gerileyişi, Batı hegemonyası, BRICS yükselişi, yeni dünya düzeni, jeopolitik dönüşüm, Douglas Macgregor