
**
Uluslararası ilişkiler teorisyeni John Mearsheimer'ın son değerlendirmelerinden derlenmiştir
Washington çevrelerinden sızan haberler, Beyaz Saray'da İran'a karşı taktik nükleer silah kullanımının bir seçenek olarak masada tutulduğunu öne sürüyor. Gerçekçi (realist) okulun önde gelen isimlerinden John Mearsheimer'a göre bu tartışmanın kendisi, Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD dış politikasının nasıl bir sürüklenme içine girdiğinin çarpıcı bir göstergesi. Mearsheimer'ın analizi, bugünün krizini anlamak için otuz yılı aşkın bir geçmişe, "tek kutuplu an" olarak adlandırılan döneme uzanıyor.
Tek Kutuplu Anın Mirası
Mearsheimer'a göre hikâye, Sovyetler Birliği'nin çöküşünden hemen önce, 1990'da Saddam Hüseyin'in Kuveyt'i işgaliyle başlıyor. 1991'deki Körfez Savaşı'nda kazanılan hızlı zafer, ABD'yi bölgede kalıcı bir askerî varlık sürdürmeye yöneltti. İsrail lobisinin baskısıyla benimsenen "çifte çevreleme" (dual containment) politikası, hem Irak hem de İran'ı aynı anda dengelemeyi amaçlıyordu.
11 Eylül saldırılarının ardından bu yaklaşım kökten değişti. Mearsheimer'ın "Bush doktrini" olarak tanımladığı yeni strateji, artık sadece çevrelemeyle yetinmeyip bölgesel rejimleri değiştirmeyi ve "demokratikleştirmeyi" hedefliyordu — önce Irak, ardından İran ve Suriye. Irak işgalinin bir felakete dönüşmesine rağmen, rejim değişikliği hedefinden vazgeçilmedi. Mearsheimer'ın vurgusu şu: Sovyetler Birliği'nin dengeleyici gücü ortadan kalktığında ve İsrail'in tam desteği devrede olduğunda, ABD kendini bölgede sosyal mühendislik yapabilecek konumda gördü.
Nükleer Caydırıcılık Neden "Naif" Bir Tartışmaya Dönüştü
Mearsheimer'a göre bugün nükleer silahlar üzerine yürütülen tartışmaların çoğu, ciddi bir stratejik derinlikten yoksun. Bunun nedenini de yine tek kutuplu döneme bağlıyor: Soğuk Savaş'ta stratejist olarak yetişenler nükleer caydırıcılığı, nükleer savaşın nasıl yürütülebileceğini ve konvansiyonel-nükleer denge meselelerini gündelik olarak düşünmek zorundaydı. Oysa tek kutuplu dönemde büyüyen kuşak bu meseleye neredeyse hiç eğilmedi; bunun sonucunda nükleer silahlar hakkında oldukça yüzeysel görüşler yaygınlaştı.
Taktik Nükleer Silah Neden İran'da İşe Yaramaz?
Mearsheimer, taktik nükleer silahların Soğuk Savaş'taki asıl mantığını hatırlatıyor: Varşova Paktı'nın Batı Almanya'ya yönelik büyük bir zırhlı saldırısını durdurmak. Ancak 1955'teki "Carte Blanche" tatbikatı, bu tür bir kullanımın 1,7 milyon Alman'ın ölümüne ve Batı Almanya'nın fiilen yok olmasına yol açacağını göstermişti. 1983'teki "Proud Prophet" tatbikatı ise taktik düzeydeki bir nükleer çatışmanın stratejik düzeye tırmanma riskini ortaya koydu.
İran senaryosunun bu tarihsel örnekten temelde farklı olduğunu belirtiyor Mearsheimer: İran'ın nükleer silahı yok, dolayısıyla karşılıklı nükleer yıkım riski söz konusu değil; ayrıca ortada bir kara savaşı da bulunmuyor — bu bir hava-deniz operasyonu. Bu durumda hedef kümesi belirsizleşiyor. Hürmüz Boğazı'nı açmak amacıyla nükleer silah kullanmak, hem çok sayıda silah gerektirir hem de bölgedeki Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt ve Suudi Arabistan gibi ülkeleri radyasyon riskiyle karşı karşıya bırakır. İran topraklarının derinliklerinde hedefler vurmak ise İran'ın teslim olmasını garanti etmeyeceği gibi, nükleer silah kullanılmamış bir devlete karşı "nükleer tabu"yu kırmanın küresel yayılma (proliferasyon) riskini de beraberinde getirir. Mearsheimer'a göre bu, Rusya'ya, Çin'e ve İsrail'e yanlış bir mesaj göndermek anlamına gelir: nükleer silah kullanmak meşrulaşabilir bir seçenektir.
Çevreleme mi, Geri Püskürtme mi?
Söyleşinin belki de en dikkat çekici teorik ayrımı, "çevreleme" (containment) ile "geri püskürtme" (rollback) arasında yapılıyor. Mearsheimer'a göre güvenlik rekabetleri saf çevrelemeyle sınırlı kalmaz; er ya da geç geri püskürtme unsuru devreye girer. Soğuk Savaş'ta Sovyet gücünü geriletme hedefi bu şekilde ortaya çıkmıştı; bugün ise ABD'nin Rusya'yı büyük güçler sınıfından düşürme ve Çin gücünü geriletme arayışında benzer bir dinamik görülüyor.
Bu çerçevede Mearsheimer, güncel caydırıcılık uygulamalarındaki tutarsızlığa dikkat çekiyor. Soğuk Savaş'ta caydırıcılık basitti: statükoyu korumak, saldıran tarafa net bir bedel öngörmek. Bugünse ABD ve müttefiklerinin bizzat statükoyu değiştiren (revizyonist) taraf olduğu durumlarda caydırıcılık kavramının tutarlılığını yitirdiğini savunuyor — örneğin Tayvan'ı silahlandırarak Çin'i caydırmaya çalışmak, aynı zamanda "Tek Çin" ilkesini zedeleyip ayrılıkçı eğilimleri güçlendirebilir; Rusya'ya karşı NATO genişlemesi ve Ukrayna'ya uzun menzilli silah sağlanması da benzer bir kendi kendini besleyen tırmanma sarmalı yaratabilir.
Sonuç: Denge Politikasını Anlamayan Bir Elit
Mearsheimer'ın vardığı genel sonuç sert: Batılı siyasi elitlerin büyük güçler dengesi politikasını, güvenlik ikilemini ve çevreleme ile geri püskürtme arasındaki farkı yeterince kavramadığını öne sürüyor. Ona göre NATO genişlemesi gibi kararların arkasında da, dünyanın her yerinde sosyal mühendislik yapılıp bunun bedelsiz kalacağı yanılgısı yatıyor. Bu analiz, İran'a yönelik nükleer silah tartışmasını izole bir kriz anı olarak değil, tek kutuplu dönemden miras kalan bir dış politika mantığının son halkası olarak okumayı öneriyor.
Bu makale, gerçekçi okuldan bir teorisyenin analizini aktarmaktadır; farklı okullardan uluslararası ilişkiler uzmanlarının konuya dair değerlendirmeleri önemli ölçüde farklılık göstermektedir.
Okur Yorumları (0)
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.